Hz. Ebû Bekir cahiliye döneminde gayet azimli, tecrübeli, bilgili, firasetli, fedakâr ve gözü pek bir insan olarak tanınmıştır. Onun, bu vasıflarıyla müslüman olması, İslâm’a ve Kur’ân’a ciddî hizmetlerde bulunmasını sağlamıştır. İslâm’dan önce de Allah Rasûlü (s.a.v) ile arkadaş olan Ebû Bekir (r.a), müslüman olduktan sonra ondan hiç ayrılmamış, canını, malını ve bütün vaktini İslâm uğruna feda etmiştir. Bunun neticesinde Kur’ân ve sünnet alanında en bilgili insan vasfını kazanmıştır.
Hz. Ebû Bekir, siyasi alanda büyük başarılara imza atmış olmakla birlikte biz bu araştırmamızda daha çok onun ilmî yönü, bilhassa da Kur’ân’a hizmetleri ve tefsir ilmine katkıları üzerinde yoğunlaştık. Neticede onun cemʻ, tebliğ ve talim açısından Kur’ân’a çok büyük hizmetler ettiğini ve Kur’ân’ın tefsir edilip insanlara açıklanmasında çok mühim bir yere sahip olduğunu gördük. Doğrusu işin başında onun tefsir ilminde bu kadar geniş bir yer alacağını tahmin etmiyorduk. Aslında İslâm’ın ilk günlerinde müslüman olduğunu ve Allah Rasûlü’nden hiç ayrılmadığını düşündüğümüzde, onun Kur’ân’a hizmet ve tefsir alanında böylesine köklü bir yerinin olması normaldir. O, hemen hemen bütün âyetlerin nüzul sürecini yaşamış, bir kısım âyetlerin nüzul sebebi olmuş, bir kısmıyla tasdik, bir kısmıyla ikaz edilmiş, bilmediği ve anlayamadığı noktaları Allah Rasûlü’ne, onun vefatından sonra da diğer sahabilere sorup öğrenmiştir. Böylece o vahiyle içli dışlı bir hayat yaşamıştır. Bu esnada faziletine dair bir kısım âyetler nâzil olmuş, hadis-i şerifler varid olmuş ve bir kısım işaretler vuku bulmuştur.
Ebû Bekir (r.a), kuvvetli ve samimi imanı sebebiyle Kur’ân’a çok ehemmiyet vermiş, onun okunması, ezberlenmesi, anlaşılması, yaşanması, tebliğ edilmesi, muhafazası ve tefsiri için titiz bir şekilde çalışmış, bu uğurda bütün gücünü sarfetmiştir. Kur’ân’ı başta yaşayarak, daha sonra da ilgili hadisleri naklederek ve kendi görüşlerini ifade ederek açıklamış, âyetlerin fıkhî hükümlerine işaret etmiştir. Hutbeleri, insanlara olan hitabeleri ve yazdığı mektuplar, Kur’ân âyetleri ve onların mânalarıyla doludur. Ancak bunları yaparken çok dikkatli davranmış, bilmediği bir şey söylemekten şiddetle sakınmış, konuştuğu şeyleri bilerek söylemiş, bilemediği hususları diğer sahabilere sormuş veya o konuda sükût etmiştir. İleriye dönük haberler veren âyetlerin kastettiği mânalar tahakkuk ettikçe bunlara işaret etmiştir. Az da olsa bazı âyetleri anlamada hata ettiği olmuş, ancak bunları hemen düzeltme imkânı bulmuştur. Hz. Ebû Bekir meselelerin bu kadar içinde ve böylesine bir bilgi birikimine sahip olunca haliyle ailesinin de bundan nasip alacağı muhakkaktır. Dolayısıyla onun aile fertleri de tefsir ilminde hatırı sayılır bir yer edinmişlerdir. Konuya derinlemesine girmemekle birlikte çalışmamızda bu konuya da temas ettik.
Tefsir kitaplarımızda Hz. Ebû Bekir’le ilgili pek çok rivayet vardır. Ancak tefsirlerin umumu, naklettikleri rivayetlerin sıhhatine çok dikkat etmemişlerdir. Bunların bir kısmı, naklettikleri rivayetlerin senedini bile zikretmemiştir. Senetleri zikredenler de bunu, sorumluluktan kurtulmak için yeterli görmüş, herhangi bir değerlendirme yapmamıştır. Bilhassa Saʻlebî, Vâhidî gibi müfessirle rivayet konusunda zayıf kabul edilmişlerdir.[1] İbn Teymiyye: “Ulemânın cumhuru, Saʻlebî ve benzerlerinin rivayetleriyle ihticac edilemeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Ne Ebû Bekir ve Ömer’in faziletleri ne de herhangi bir hükmün isbatı konusunda. Ancak rivayetin geldiği tarik ile sübutu bilinirse o başka!” demiştir.[2] Leknevî de, Saʻlebî’nin salih ve dinine sıkı bağlı biri olmasına rağmen hadislerin sahihini sakiminden ayıracak bir uzmanlığa sahip olmadığını ifade etmiştir.[3] İmâm Kevserî müfessirlerin bu tavrını güzel bir tevcih ile şöyle açıklamıştır: “Müfessirlerin çoğunun, kendi asırlarında yahudilerden ve başkalarından tevarüs edilen ve en ufak bir faydasının olacağına inandıkları bilgileri, Kur’ân-ı Hakîm’in haberlerinin bazı noktalarını aydınlatmak için eserlerine aldıklarını görürsün. Bu rivayetlerin elenmesini kendilerinden sonra gelen tenkitçilere bırakmışlardır. Bunu da o bilgileri kendilerinden sonra gelenlere ulaştırma hırsıyla yapmışlardır. Bu hırslarının sebebi de o bilgilerin, Kitâb-ı Kerim’deki bazı haberlerde mücmel bırakılan yerleri izahta az da olsa faydalı olması ihtimalidir. Yoksa müslümanlar bu rivayetleri sıhhatli ve ayıklanmadan kabul edilecek hakikatler olarak gördüğü için değil.”[4] Müfessirler, israiliyatla ilgili rivayetlerde böyle davrandıkları gibi başta insanların ve sûrelerin faziletiyle ilgili rivayetler olmak üzere diğer nakillerde de aynı düşünceyle hareket etmişlerdir. Ancak kendilerinden sonra çok kuvvetli tenkitçiler nadiren çıktığı için bu rivayetler pekçok insan tarafından doğruymuş gibi kabul edilebilmiştir.
Hz. Ebû Bekir’le ilgili rivayetlere de aynı zaviyeden bakmak gerekir. Bu sebeple biz, İbn Kesîr gibi rivayetlerin kritiğini yapan muteber rivayet tefsirleri ile hadis kitapları tarafından nakledilen sahih rivayetlere itimat ettik. Bunun dışındaki rivayetleri ihtiyatla karşıladık ve ancak hadis âlimlerinin değerlendirmeleriyle birlikte aldık. Lâkin çok zayıf ve münker olanları bir tarafa bırakırsak bu rivayetlerin de önemli bir noktayı vurguladığı kanaatindeyiz. O da Hz. Ebû Bekir ve diğer Hulefâ-i Râşidîn’in İslâm âlimlerinin nazarındaki ve Kur’ân tefsirindeki yerini bizlere göstermesidir. Müfessirlerimiz adeta onlar olmadan yapılan Kur’ân tefsirinin noksan kalacağını vurgulamaktadırlar. Zira hayatlarına dair bize ulaşan sahih rivayetler, Kur’ân’da emredilen güzel vasıflara en güzel örneğin onlar olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Hz. Ebû Bekir ve diğer halifelerin hayatlarını, sözlerini ve naklettikleri rivayetleri öğrenmek, Kur’ân’ı anlamaya yardım edecektir. Çünkü onlar Kur’ân’ı en güzel şekilde yaşamaya gayret etmişlerdir.
Sonuç olarak Hz. Ebû Bekir’in Kur’ân’a en büyük hizmetleri yaptığını ve tefsirde mühim bir yere sahip olduğunu söyleyebiliriz.