Ebû Bekir (r.a) ilmi, siyaseti ve firaseti yanında aynı zamanda güçlü bir hatip idi. Zübeyr b. Bekkâr (v. 256/870) şöyle demiştir: “İlim ehli bir zattan işittim; «Rasûlullah’ın ashabının hatipleri Ebû Bekir Sıddîk ve Ali b. Ebî Tâlib’dir» diyordu.”[1]
Rasûlullah (s.a.v) kendisine vahyedilen âyet ve sûreleri zaman zaman Cuma hutbelerinde okuyordu.[2] Bir kısım sahabiler, bazı sûreleri bu hutbelerde dinleyerek ezberlediklerini ifade ederler.[3] Hz. Ebû Bekir ve Ömer de ilk hutbede bir sûre okur, ikinci hutbede konuşurlardı.[4]
Şaʻbî’nin nakline göre Rasûlullah (s.a.v) Cuma günü minbere çıktığında kerim olan yüzünü insanlara döndürür ve «es-Selamu aleyküm» derdi. Allah’a hamd ü senada bulunduktan sonra bir sûre okur ve otururdu. Sonra tekrar kalkar hutbe irad eder ve inerdi. Ebû Bekir ve Ömer de aynı şekilde yaparlardı.[5]
Hz. Ebû Bekir hutbelerinin haricindeki konuşmalarında da sık sık konuya uygun âyet-i kerimeler okumuş, bunları insanlara hatırlatmış ve anlatmıştır. Allah Rasûlü’nün vefat ettiği gün ne yapacağını şaşırmış vaziyetteki insanlara uzunca bir hitabede bulunmuş ve Allah Teâlâ’nın, Nebî’sini kendi katına aldığını, insanlara da Kitâb’ını ve Rasûlü’nün sünnetini bıraktığını, bunlara sarılanların doğruyu bulacağını, ikisinin arasını ayıranların da inkâra düşmüş olacağını ifade ettikten sonra, “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun!”[6] âyetini okumuştur. Sonra da; “Şeytan sizi Nebî’nizin vefatıyla meşgul etmesin ve dininizde fitneye düşürmesin!”tavsiyesinde bulunmuştur.[7]
Hz. Ebû Bekir Sakîfe günü yaptığı konuşmada, “(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlar var ya…”[8] âyetini okuyarak, önce muhacirlerin geldiğini sonra ensarın onları takip ettiğini ama dinde kardeş olduklarını ifade etmiştir.[9] Hz. Ebû Bekir bu âyetten, kelamdaki sıralamanın yaşanan hayata işaret ettiğini anlamış ve halifenin muhacirlerden olması gerektiği hükmüne varmıştır.
Yine Sakîfe’deki konuşmasında; “Bu (idare) işi, Allah’a itaat ettikleri ve O’nun emri üzere müstakim olarak devam ettikleri müddetçe Kureyş’tedir. Bu size ulaşmıştır veya onu Rasûl-i Ekrem’den işitmişsinizdir. «…Birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir»[10]. Biz emiriz, siz vezirsiniz, dinde kardeşlerimiz ve o hususta ensarımız (yardımcılarımız)sınız” diyerek bir âyet-i kerimeyi hatırlatmıştır.[11]
Allah Rasûlü’nün vefatından sonra irad ettiği ikinci hutbesinde Ebû Bekir (r.a), hamdele ve salveleden sonra takvayı tavsiye etmiş, Allah’ın Kitâbı’na ve Rasûlü’nün sünnetine tâbi olmayı emretmiş, “Şüphesiz Allah kulunun tevbesini kabul eder, günahlarını bağışlar. O Hakîm ve Alîm’dir” dedikten sonra, “O, (insanlar) umutlarını kestikten sonra, yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, hakiki dosttur, övülmeye lâyık olandır”[12] âyetini okumuş ve hutbesine devam etmiştir.[13]
Ebû Bekir (r.a) Cürüf’te sefere çıkmaya hazırlanan Üsâme ordusunun yanına varıp onlara bir hitabede bulunmuştur. Allah’ın ancak kendi rızası için yapılan amelleri kabul edeceğini, dünyanın geçiciliğini, önceki kavimlerin halini tefekkür etmek gerektiğini söylemiş; “Nerede o savaş meydanlarının galip kahramanları olan cebbarlar? Zaman onları öğüttü, kemikleri un ufak oldu!” dedikten sonra “Kötü kadınlar kötü erkekler, kötü erkekler ise kötü kadınlar içindir”[14] âyetini okumuştur. Konuşmasını aynı minval üzere devam ettirerek şehirler kurup etrafını surlarla çeviren kralların buraları terkedip kabrin karanlığına gittiklerini söyledikten sonra da “Sen, onlardan herhangi birinden (bir varlık emaresi) hissediyor veya onlara ait cılız bir ses işitiyor musun?”[15] âyetini okumuştur.[16]
Hz. Ebû Bekir’in bir hutbesinde şu cümleler de yer almıştır: “Bilmiyor musunuz? Siz muayyen bir ecel dâhilinde gidip geliyorsunuz (yaşıyorsunuz)! Kim ecelini Allah -azze ve celle-’nin razı olduğu bir amel üzere iken sonlandırmaya güç yetirebilirse bunu yapsın! Buna da ancak Allah Teâlâ’nın yardımıyla nail olabilirsiniz. Bir topluluk ecellerini kendilerinden başkalarına tahsis ettiler. Allah (c.c) sizi onlar gibi olmaktan nehyetti: “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın! Onlar yoldan çıkan kimselerdir.”[17] Nerede o tanıdığınız kardeşleriniz? Geçen günlerinde çeşitli ameller işlediler. Şekavet ve saadet içinde yaşadılar. Nerede şehirler ve etrafına surlar inşa eden önceki cebbarlar? Şimdi kayaların ve kuyuların altında yatıyorlar. Bu Allah’ın Kitâbı’dır, onun hayranlık verici hususiyetleri bitip tükenmez. Zulmet günü için ondan bugün ışık alın, onun ışığı ve beyanı ile aydınlanın. Cenâb-ı Hak, Zekeriya (a.s)’ı ve ailesini şöyle methediyor: “…Onlar hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı, onlar bize karşı derin saygı içindeydiler.”[18] Allah rızası kastedilmeyen sözde, Allah yolunda infak edilmeyen malda, cehaleti hilmine galip gelen ve Allah yolunda kınayanın kınamasından korkan kimsede hayır yoktur.”[19]
Diğer bir hutbesinde Ebû Bekir el-Kehf 18/17 âyetinden iktibasta bulunmuş ve biraz konuştuktan sonra Âl-i İmrân 3/103 ile “Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!”[20] âyetine yer vermiştir. Konuşmasının devamında takvayı, hakka tâbi olmayı ve âhirete hazırlık yapmayı tavsiye ettikten sonra “Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde (insan) isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir”[21] âyetini zikretmiştir. Konuşmasının sonunda ise salevatı emreden el-Ahzâb 33/56 âyetini hatırlatarak salevat getirip sözlerini noktalamıştır.[22] Bu konuşmada Hz. Ebû Bekir’in yoğun bir şekilde âyetlere atıflarda bulunduğu ve bir kısmını da tamamen okuduğu görülmektedir.
Ebû Bekir (r.a), muhtelif bölgelere zekât memuru olarak gönderdiği Amr b. Âs (v. 43/664) ile Velid b. Ukbe’ye (v. 61/680-81) şu tavsiyede bulunmuştur: “Gizlide ve açıkta Allah’tan korkun! Çünkü «Kim Allah’tan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Ve ona beklemediği yerden rızık verir.»[23] «Kim Allah’tan korkarsa Allah onun kötülüklerini örter ve onun mükâfatını arttırır.»[24] Allah’tan korkmak (takva), kulların birbirine yaptığı en güzel tavsiyedir…”[25]
Hz. Ebû Bekir bir hutbesinde insanları Şam’ın fethine çağırıp teşvik ederken Allah’ın kitabında, O’nun yolunda yapılacak cihada çok sevap vaʻd edildiğini hatırlattıktan sonra “O, Allah’ın gösterdiği bir ticarettir” diyerek es-Saff 61/10-13 âyetlerine işaret etmiştir.[26]
Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı (v. 18/639) bir ordunun başında göndereceği zaman yanına çağırıp ona tavsiyelerde bulunmuş ve “İnsanlar hak hususunda yanında eşit olsun! Allah’tan yardım iste, Allah yardımcı olarak yeter. «Allah’a tevekkül et, sana vekil olarak Allah yeter.»[27] Yarın yola çık inşaallah!” demiştir.[28]
Hâşim b. Utbe b. Ebî Vakkâs’ı (v. 37/657) bir orduyla Ebû Ubeyde’nin ardından ona destek için gönderirken şu tavsiyede bulunmuştur: “Ey Hâşim, biz, yaşlıların görüşlerinden, güzel tanzim ve idarelerinden istifade eder, kendileriyle istişare ederiz. Gençlerin de sabrından, kuvvetinden ve kahramanlığından istifade ederiz. Allah -azze ve celle- bu hasletlerin hepsini sende toplamış. Senin yaşın küçük ama yönünü hayra dönmüşsün. Düşmanla karşılaşınca sabret ve sebat göster! Şunu bil ki senin Allah yolunda attığın her adım, harcadığın her mal, çektiğin her susuzluk, yorgunluk ve açlık için Allah mutlaka sana amel-i salih sevabı yazacaktır, çünkü Allah iyilik yapanların mükâfatını zayi etmez.”[29] Son cümleye baktığımızda Hz. Ebû Bekir’in et-Tevbe 9/120 âyetini küçük farklarla aynen okuduğunu görürüz.
Benî Kurayza’nın mağlup edildiği gün Zübeyr b. Batâ el-Kurazî, önceleri Sâbit b. Kays’a yapmış olduğu bir iyilik sebebiyle affedilecekti. Bütün ileri gelenlerin öldürüldüğünü işitince kendisinin de öldürülmesini isteyerek; “Sevdiklerime kavuşayım” dedi. Bu söz Ebû Bekir’e ulaşınca; “Vallahi onlara cehennem ateşinin içinde kavuşur. Orada sonsuza kadar ebediyyen kalmak üzere…” dedi.[30] Bu sözüyle Allah ve Rasûlü’ne karşı koyan kâfirlerin cehennemde ebedî kalacağını haber veren âyetlere[31] telmihte bulunduğu anlaşılıyor.
Hz. Ebû Bekir’e nisbet edilen divanda, “iktibas” sanatı çerçevesinde bazı âyetlerden kelimeler ve terkipler alındığı görülmektedir. Muhtelif mısralarda el-Enbiyâ 21/107, el-Ahzâb 33/46, 56, et-Tevbe 9/111, el-Kehf 18/31, el-Vâkıa 56/17, et-Tekvîr 81/16 âyetlerinden kelimelere yer verilmiştir.[32]
el-Ahkâf 46/16 âyetinin tefsirinde Taberî, Hz. Ebû Bekir’in vefatından az evvel Hz. Ömer’e yaptığı vasiyeti nakleder. Bu vasiyette, âyetin ifadeleriyle birebir örtüşen kısımlar yer alır: “Görmüyor musun, Allah (c.c) cennet ehlini en güzel amelleriyle zikretti. Bunu gören «Benim amellerim bunların amellerine nasıl yetişebilir ki?» der. Hâlbuki bunun sebebi şudur; Allah -azze ve celle- onların kötü amellerini mağfiret etmiş, onlardan geçmiş, onları ortaya koymamıştır…”[33]
Ebû Bekir (r.a) bir hutbesinde şöyle demiştir: “Allah Teâlâ size, önceki kavimleri neyin helâk ettiğini, sizden önce kurtulanları da neyin kurtardığını beyan etmiştir. Kitâb’ında size helâli, haramı, sevdiği ve sevmediği amelleri açıklamıştır” diyerek insanlara Kur’ân’ın ahkâmını hatırlatmıştır.[34]
Öyle görülüyor ki Hz. Ebû Bekir, hutbe ve hitabelerinde yeri geldikçe hemen münasip âyeti okumuş ve bunu çok sık yapmıştır. Bunun yanında konuşurken işaret ve telmihlerde bulunduğu âyetler ise sayılamayacak kadar çoktur. O konuşurken sanki Kur’ân önünde açık durmakta, o da onun sayfalarını çevire çevire konuşmaktadır. Hâsılı o Kur’ân’la bütünleşmiş, adeta içiçe geçmiş, her an onunla yaşamıştır. Bu da onun Kur’ân bilgisi ve ona hizmetleri hakkında bizlere bir kanaat vermektedir.
[1] İbn Asâkir, XXX, 335; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 141.
[2] Ebû Dâvûd, Salât, 220-222/1094.
[3] Müslim, Cuma, 34, 49-52.
[4] İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, I, 449/5195. Hz. Ömer’in hutbelerde Nahl sûresini okuduğu rivayet edilir (Buhârî, Sücûdü’l-Kur’ân, 10). Hz. Hasan da bir Cuma günü minbere çıkıp İbrahim sûresinin tamamını insanlara okumuştur (İbn-i Sa’d, VI, 368). Bu tatbikat bir müddet devam etmiş olmalıdır. Bkz. İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, I, 382/4397.
[5] İbn Ebî Şeybe, Musannef, I, 449/5195; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VIII, 168.
[6] en-Nisâ 4/135.
[7] Safvet, Ahmed Zekî, Cemheratü hutabi’l-Arab fî usûri’l-arabiyyeti’z-zâhire (I-III), Beyrut: el-Mektebetü’l-İlmiyye, 1352/1933, I, 180.
[8] et-Tevbe 9/100.
[9] İbn Abdirabbih, el-Ikdü’l-ferîd, IV, 150.
[10] el-Enfâl 8/46.
[11] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VIII, 246/16537. Krş. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XIII, 116; Kastallânî, İrşâdü’s-sârî, X, 217.
[12] eş-Şûrâ 42/28.
[13] İbn Hibbân, Ebû Hâtim Muhammed b. Hibbân b. Ahmed el-Büstî (v. 354/965), es-Sîratü’n-nebeviyye ve ahbâru’l-hulefâ (I-II), haz. Seyyid Aziz Bey ve diğerleri, Beyrut: el-Kütübü’s-Sekâfiyye, 1417, II, 425-426.
[14] en-Nûr 24/26. Bu âyeti okuyarak kötü insanların kötü mekânlara, güzel insanların da cennet gibi güzel mekânlara lâyık olduğunu ve oralara gideceğini kastetmiş olabilir.
[15] Meryem 19/98.
[16] Taberî, Târîh, III, 224-225; İbn Kesîr, el-Bidâye, IX, 419-420; Safvet, Cemheratü hutabi’l-Arab, I, 182.
[17] el-Haşr 59/19.
[18] el-Enbiyâ 21/90.
[19] İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 77-78. Krş. Taberânî, el-Muʻcemü’l-kebîr, I, 60; Heysemî, II, 189; Safvet, Cemheratü hutabi’l-Arab, I, 185.
[20] en-Nisâ 4/80.
[21] Âl-i İmrân 3/30.
[22] İbn Abdirabbih, el-Ikdü’l-ferîd, IV, 151-152; Safvet, Cemheratü hutabi’l-Arab, I, 184-185.
[23] et-Talak 65/2-3.
[24] et-Talak 65/5.
[25] Taberî, Târîh, III, 390; Safvet, Cemheratü hutabi’l-Arab, I, 187-188.
[26] Taberî, Târîh, III, 390; Safvet, Cemheratü hutabi’l-Arab, I, 189.
[27] en-Nisâ 4/81.
[28] Safvet, Cemheratü hutabi’l-Arab, I, 200.
[29] Safvet, Cemheratü hutabi’l-Arab, I, 201.
[30] İbn Hişâm, II, 243; Beğavî, VI, 343.
[31] en-Nisâ 4/93, 169; et-Tevbe 9/63, 68; el-Mü’min 40/76.
[32] Demirayak, Hazreti Ebû Bekir Divanı, s. 103-105.
[33] Taberî, Tefsîr, XXII, 116.
[34] İbn Asâkir, XXX, 336; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 197.