Rasûl-i Ekrem’in en mühim yönü, yaşayan Kur’ân olması idi. Bu özellik, Allah Rasûlü’nden hiç ayrılmayan Hz. Ebû Bekir’de de öne çıkmıştı. Onlar, öğrendikleri şeyleri öncelikle kendileri hayatlarına tatbik ediyorlardı. Bu ise hem öğrenme hem de öğretme açısından en tesirli usullerden biridir. Bir şey, göstererek ve tatbik edilerek öğretilirse hem daha kolay öğrenilmiş hem de kalıcı olmuş olur.
Hz. Ebû Bekir’in Kur’ân âyetlerini yaşayarak etrafındakilere öğretip anlatmasıyla ilgili pek çok örnek bulmak mümkündür. Tefsirlere baktığımızda ilk anda göze çarpan misallerden bir kısmını sûre sûre gruplandırarak nakledelim:
a) Bakara Sûresi
– Taberî, Bakara sûresinin 180. âyetinin tefsirinde vasiyetin neshedilip yerine ferâiz ve miras hükümlerinin geldiğini söyleyenlerin görüşünü naklederken şu rivayete yer verir: “Hasan b. Ubeydullah (v. 139 veya 142), İbrahim en-Nehaî’ye (v. 96), sahabeden Zeyd ve Talha’nın vasiyet hususunda çok sıkı davrandıklarını söylemiş, o da buna şu cevabı vermiştir: «Böyle yapmalarına gerek yoktu; Nebî (s.a.v) vefat etti, vasiyet etmedi, Ebû Bekir ise vasiyette bulundu. Bunların hangisini yapsan güzeldir».”[1] Allah Rasûlü (s.a.v) vasiyette bulunmayınca el-Bakara 2/180’nin neshedilmiş olabileceği akıllara gelebilirdi. Ebû Bekir (r.a) vasiyette bulunarak bu âyetin vücûb ifade etmemekle birlikte hükmünün hâlâ yürürlükte olduğunu göstermiş oldu.
– İbn Kesîr, el-Bakara 2/197. âyetin tefsirinde ihramlıyken cidalin olmamasından bahsederken İkrime’nin köleyi dövmeden azarlamakta bir beis olmadığı görüşünü nakleder. Sonra da dövmenin bile caiz olabileceğini söyleyip Hz. Ebû Bekir’in, Rasûlullah (s.a.v) ile kendi eşyalarını taşıyan deveyi kaybeden hizmetçisini dövdüğü rivayetini delil getirir. Bu esnada Allah Rasûlü (s.a.v) tebessüm ederek; “Şu ihramlı zata bakın, ne yapıyor!” buyurmuştur.[2] Seleften bazılarının bu rivayete dayanarak, “Develeri dövmek, haccı tamamlayan bir unsurdur” dediklerini nakleden İbn Kesîr son olarak şu güzel sözü söyler: “Lâkin Nebiyy-i Ekrem’in bu sözünden latif bir tenkit ve hoşnutsuzluk anlaşılır. Evlâ olan bunu yapmamaktır.”[3] Burada Hz. Ebû Bekir’in hareketi, âyetin mânasında yer alan bir cevazı ortaya çıkarmıştır.
– Cübeyr b. Huveyris (v. 51-60) şöyle der: “Ebû Bekir’i Kuzah[4] tepesinde vakfe yaparken gördüm; «Ey insanlar, namazınızı gün ağarınca kılın! Ey insanlar, namazınızı gün ağarınca kılın!» diyordu. Sonra oradan ayrıldı.”[5] Bu rivayete göre Ebû Bekir (r.a), “…Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde Meşʻar-i Haram’da Allah’ı zikredin ve O’nu size gösterdiği şekilde anın!”[6] âyetinin tatbikini yapıyor, bunu hacca gelenlere öğretiyordu.
– Rivayet tefsirleri el-Bakara 2/199’daki istiğfar emrinden bahsederken Hz. Ebû Bekir’in Allah Rasûlü’nden kendisine namazda okumak üzere bir dua öğretmesini istediği, Nebiyy-i Ekrem’in de ona bir istiğfar öğrettiği bilgisine[7] yer verirler. Bu hadisi, istiğfarı emreden âyetlerin tefsirlerinde defalarca nakleden İbn Kesîr, sonra şu hükme varır: “Dört İmam’ın, Hulefâ-i Râşidîn’in, Öncekilerin ve Sonrakilerin Efendisi ve Âlemlerin Rabbi’nin Rasûlü’nden rivayetleriyle sabit olmuştur ki, buna Kitâb-ı Mübîn de delalet eder, günahlara istiğfar etmek günahkârlara fayda vermektedir.”[8] Bu rivayetten anlaşıldığına göre Ebû Bekir, Kur’ân’daki istiğfar emrini yerine getirmek için Allah Rasûlü’nden dua cümleleri öğrenmiş ve onları hayatı boyunca devamlı okumuştur.
– Talâk’ın iki kere olduğunu ifade eden âyet-i kerime[9] de Hz. Ebû Bekir’in hayatında tefsirini bulmuştur. Zira o, karısını bir defa boşayan oğluna, hanımına geri dönmesini emretmiştir.[10] Diğer taraftan İbn Abbas’ın nakline göre bir defada verilen iki ve üç talâk, Rasûlullah (s.a.v) ve Ebû Bekir devrinde bir talâk kabul ediliyordu. Hz. Ömer’in hilafetinde iki sene böyle devam etti. Ancak o, insanların çokça kadın boşadıklarını ve bu konuda acele ettiklerini görünce; “İnsanlar teenni ile hareket etmeleri gereken bir hususta çok acele ediyorlar, sözlerini aynen geçerli saysak (belki dikkatli davranırlar)” diyerek bir anda verilen iki ve üç talâkı söylendiği gibi kabul etti.[11]
– Ebû Bekir (r.a) binek üzerindeyken bazen yuların elinden düştüğü olurdu. O hemen devesinin ön ayaklarına vurarak onu ıhtırır ve yularını kendisi alırdı. Bir defasında etrafındakiler; “Bize emretseydin, onu sana alıverirdik!” dediler. Ebû Bekir; “Sevgilim Rasûlullah (s.a.v) bana insanlardan hiçbir şey istemememi tavsiye etti”[12] cevabını verdi. Bu hareketiyle o, el-Bakara 2/273’te medhedilen iffeti, yüzsüzlükten sakınmayı ve kimseden bir şey istememeyi yaşıyordu.
b) Nisâ Sûresi
Hz. Ebû Bekir (r.a) hilafeti üstlendiği zaman insanlardan Allah’a, Kitâb’ına, sonra da emîre itaat etmek üzere beyʻat almıştır.[13] Bu davranışıyla o, en-Nisâ 4/59’daki “Allah’a, Rasûlü’ne ve ülülemre itaat” emrini insanlara tatbik ettirmiştir.
c) Mâide Sûresi
– Hz. Âişe’nin haber verdiğine göre Ebû Bekir (r.a), yemin keffaretini bildiren âyet-i kerime[14] ininceye kadar, yaptığı herhangi bir yeminden asla caymazdı. Bu âyet indikten sonra şöyle dedi: “Ben herhangi bir şeye yemin eder de, ondan başkasını yeminimden daha hayırlı görürsem, muhakkak o hayırlı olanı yaparım ve yeminim için keffaret veririm.”[15] Bu sözüyle Hz. Ebû Bekir hem keffaret âyetini yaşamış, hem de “Yeminlerinizden dolayı Allah’ı (O’nun ismini), iyilik etmenize, O’ndan sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın!”[16] âyetinin tefsirini ortaya koymuştur.
– Bir bedevi Hz. Ebû Bekir’e gelerek; “İhramlıyken bir hayvan avladım. Ceza olarak ne ödemem gerekir?” diye sordu. Ebû Bekir (r.a) yanında oturan Übeyy b. Kaʻb’a; “Bu hususta görüşün nedir?” diye sordu. Bu duruma şaşıran, biraz da öfkelenen bedevi; “Rasûlullah’ın halifesisin diye sana gelip soru soruyorum, sen de başkasına soruyorsun!” dedi. Ebû Bekir ona; “Sen Allah Teâlâ’nın «Ey iman edenler! İhramlı iken avı öldürmeyin! İçinizden kim onu kasten öldürürse öldürdüğü hayvanın misli bir ceza vardır. (Buna) Kâbe’ye varacak bir kurban olmak üzere içinizden adalet sahibi iki kişi hükmeder (öldürülen avın dengini takdir eder)…”[17] sözünü hatırlamıyor musun? Arkadaşımla istişare ediyorum. Bir şey üzerinde ittifak ettiğimizde onu sana söyleriz” dedi.[18] Böylece âyette ifade edilen mânanın ne olduğunu yaşayarak göstermiş oldu.
d) Enfâl Sûresi
Bir görüşe göre “Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün…”[19] ve “Eğer savaşta onları yakalarsan, ibret almaları için onlar(a vereceğin ceza) ile arkalarında bulunan kimseleri de dağıt!”[20] âyet-i kerimeleri, “(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin…”[21] âyetini neshetmiştir. Taberî, bu görüşü naklederken şu rivayete yer verir: Hz. Ebû Bekir’e, yakaladıkları bir esir hakkında mektup yazıp, yakınlarının onu şu kadar fidye karşılığında istediğini söylediler. Ebû Bekir; “Onu öldürün! Müşriklerden bir adamın öldürülmesi bana şu kadar fidyeden daha sevimlidir” dedi. Ancak Taberî, Muhammed sûresindeki âyetin de muhkem olduğu, esirlerin duruma göre karşılıksız veya fidye karşılığı serbest bırakılabileceği veya öldürülebileceği görüşünü tercih etmiştir.[22] Kalʻacî, Hz. Ebû Bekir’in bu tatbikatıyla “Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere esirleri bulunması yaraşmaz”[23] âyetine tâbi olduğunu söyler. Çünkü onun devrinde İslâm devleti henüz taze idi, bu sebeple o esirlerin öldürülmesini, onların karşılığında fidye alınmamasını uygun gördü.[24]
e) Tevbe Sûresi
– et-Tevbe 9/60’da bahsedilen müellefe-i kulûbun Rasûlullah (s.a.v) zamanında olduğu, Ebû Bekir başa geldiğinde bunun kesildiği rivayet edilir.[25] Diğer bir rivayete göre Adiyy b. Hâtim, kavminin zekâtından üç yüz deve getirip Hz. Ebû Bekir’e teslim etti. Ebû Bekir (r.a) ona bunlardan otuz deve verdi. Bunları “müellefe-i kulûb” payından verdi ancak imanı zayıf olduğu için değil, kavminin şereflilerinden olduğu ve kavminin diğer fertlerini İslâm’a ısındırmak için bunu yaptı.[26] Yani Ebû Bekir, bu âyetin ihtiyaca göre nasıl tatbik edileceğini yaşayarak ortaya koymuş oldu.
– Bu sûredeki diğer bir misal de şudur: Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlar(dan başlayarak yakından uzağa doğru) savaşın ve onlar sizde sert bir kuvvet bulsunlar…”[27] İbn Kesîr bu âyetin tefsirinde özetle şöyle der: “Rasûlullah (s.a.v) yakından uzağa doğru Arap kabileleriyle savaşmış, onlar İslâm’a girince Ehl-i Kitâp ile savaşmak için hazırlanmış, Rumlar üzerine Tebük seferini yaptıktan sonra vefat etmiştir. Ondan sonra vazifeyi veziri, arkadaşı ve halifesi Ebû Bekir (r.a) devam ettirmiştir. (Allah Rasûlü vefat edince insanların çoğu gerisin geri dönmüş,) din iyice zayıflamaya ve yok olmaya yaklaşmıştı. Allah Teâlâ onu Ebû Bekir’le sabitleştirdi, temellerini sağlamlaştırdı ve payandalarını kuvvetlendirdi. O, dinden kaçanları, burnu yere sürtülmüş vaziyette geri çevirdi, mürtedleri İslâm’a geri getirdi. Zekât vermek istemeyenlerden zekâtı aldı. Bilmeyenlere hakkı beyan etti, Rasûlullah’tan ezberlediği hadisleri insanlara nakletti. Sonra haça tapan Rumlara ve ateşe tapan Farslara karşı İslâm orduları hazırlamaya başladı. Onun seferlerinin bereketiyle Allah Teâlâ nice beldelerin fethini müyesser kıldı, Kisrâ, Kayser ve onlara tâbi olanların burnunu yere sürttü. Onların hazinelerini, Allah Rasûlü’nün önceden haber verdiği gibi, Allah yolunda harcadı.”[28] Hz. Ebû Bekir âyetteki İslâm’ın yakından uzağa doğru tebliğ edilmesi emrinin nasıl olması gerektiğini ordularıyla yaşayarak insanlara göstermiştir. Yani önce en yakından başlanacak, onlar boyun eğince onları takip edenler, onlar boyun eğince de onları takip edenlerle savaşılacak, bu şekilde yakından uzağa doğru hareket edilecektir.
f) Meryem Sûresi
İbn Kesîr, Meryem 19/54’te vaʻdine sadık olmaktan bahsederken şu rivayete yer verir: Câbir (r.a) şöyle anlatır: Bir gün Rasûlullah (s.a.v) bana; “Eğer Bahreyn’den zekât malı gelirse sana şöyle şöyle şöyle doldurup veririm!” buyurdu. Fakat o vefat edene kadar beklenen mal gelmedi. Daha sonra Bahreyn’den ganimet malları geldiğinde Ebû Bekir; “Rasûl-i Ekrem’in kime herhangi bir vaʻdi veya borcu varsa bize müracaat etsin!” diye ilân etti. Bunun üzerine onun huzuruna varıp; “Rasûlulla bana böyle böyle buyurmuştu!” dedim. Ebû Bekir elini ganimet malına daldırıp bir avuç aldı. Bunları sayınca 500 tane olduğunu gördüm. O zaman Ebû Bekir (r.a) bana; “Bunun iki mislini daha al!” dedi.[29] Hz. Ebû Bekir burada vaʻde sadakatin güzel ve anlamlı bir örneğini sergilemiştir.
g) Hac Sûresi
İbn Kesîr, el-Hac 22/37’de kurbanın sünnet olduğu görüşünü naklederken şu rivayete yer verir: Ebû Serîha (v. 42); “Ben Ebû Bekir ve Ömer ile komşu idim. İnsanların kendilerine uymasından korkarak kurban kesmezlerdi”[30] demiştir. Yani onlar insanların kendilerine uyarak kurban kesmesinden ve bunu vacip zannetmelerinden korkmuşlardır. Bu davranışlarıyla kurban kesmenin farz olmadığını göstermişlerdir.
h) Mü’minûn Sûresi
Bu sûrenin, “Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler”[31] âyeti tefsir edilirken Hz. Ebû Bekir’in namaz esnasındaki huşû halinden bahsedilir ve onun sanki bir direk gibi dümdüz ve hareketsiz durduğu nakledilir.[32] Abdürrazzak şöyle der: Mekke ehli; “İbn Cüreyc (v. 150/767)[33] namazı Atâ’dan, o İbn Zübeyr’den, o Ebû Bekir’den, o da Nebiyy-i Ekrem’den aldı” diyorlar. Ben İbn Cüreyc’den daha güzel namaz kılan birini görmedim.[34] Dolayısıyla Hz. Ebû Bekir’in namazı da son derece güzel olmalıdır. O, yukarıdaki âyeti en güzel şekilde yaşayıp hayatına tatbik etmiş ki talebeleri de namazlarını herkesin gıpta edeceği şekilde kılabilmişlerdir.
ı) Nûr Sûresi
Masum insanlara zina iftirasında bulunup da dört şahit getiremeyenlerin cezası, kendilerine seksen sopanın vurulmasıdır.[35] Kölelerin haddi ise yarıya düşürülür. Bu sebeple Hz. Ebû Bekir böyle bir durumdaki kölelere kırktan fazla sopa vurdurmamıştır.[36]
k) Rûm Sûresi
Dihlevî’ye göre Rum sûresinin ilk âyetlerindeki iki kelime bir kıraate göre غَلَبَتْ ve سَيُغْلَبُونَ şeklinde okunduğunda, bu âyetler mü’minlerin Rûm ülkesini fethedeceğini müjdelemektedir. Bu da Nebî (s.a.v) zamanında değil Şeyhayn zamanında tahakkuk etmiştir. Bu tür ilâhî vaʻdlerin halifenin eliyle gerçekleştirilmesi ise Hilâfet-i Hâssa’nın levazımındandır.[37] Bu tefsire göre Ebû Bekir (r.a), yaptığı fetihlerle Rum sûresinde neyin kastedildiğini bizzat ortaya koymuş, o âyetleri yaşayarak tefsir edip mânasını insanlara göstermiş olmaktadır.
l. Hucurât Sûresi
Bu sûredeki, “Ey iman edenler! Seslerinizi Nebî’nin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, ona yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir”[38] âyeti nâzil olunca Ebû Bekir (r.a); “Yâ Rasûlallah, sana Kitâb’ı indiren Allah’a yemin ederim ki bundan sonra Allah’a kavuşuncaya kadar seninle ancak fısıldayan biri gibi konuşacağım!” dedi.[39] Böylece âyet-i kerimeyi derhal hayatına tatbik ederek ne mânaya geldiğini açıkça göstermiş ve nasıl yaşanması gerektiğine güzel bir örnek sergilemiş oldu.
m. Saff Sûresi
Saff 61/14’te İslâm’ın diğer dinlere galip geleceği vaʻd edilmektedir. Bu vaʻd, Nebî (s.a.v) hayattayken tam olarak gerçekleşmedi. Daha sonraki Hulefâ-i Râşidîn devrinde peşpeşe yapılan cihadlarla pekçok fetihler oldu. Tıpkı Hz. İsa’nın havarilerinin kendisinden sonra düşmanlarına galip gelmeleri gibi. Bu durum başta Ebû Bekir olmak üzere Râşit Halifeler’in faziletine ve hilafetlerinin sıhhatine bir delildir.[40] Meseleye bu açıdan bakıldığında onlar, kazandıkları zaferlerle, âyetin mânasını ortaya koymuş oldular ve âyeti yaşayarak tefsir ettiler.
Hz. Ebû Bekir’in âyetleri hayatına tatbik ediş şekli bizim için çok kıymetli bir kaynak niteliği taşımaktadır. Çünkü o bunların hepsini hem sözlü hem de fiilî olarak Allah Rasûlü’nden öğrenmiş, defalarca işitip görerek bilgisini iyice sağlamlaştırmıştır. Diğer taraftan amel, sözden daha kuvvetli bir delil olarak kabul edilmiştir. Fakihler, rivayetiyle amel eden râvinin rivayetine öncelik vermişlerdir. Zira insan bir sözü söyler, bir görüşü doğru kabul edebilir ancak ondan daha doğru bulduğu bir görüşle amel edebilir. Bunun yanında Hz. Ebû Bekir’in herhangi bir hüküm veya karar verirken sahabenin ileri gelenleriyle istişare ederek bunu yapmış olması da ayrı bir önem arzetmekte, fiillerinin bilgi değerini artırmaktadır. Dolayısıyla sağlam kaynaklardan ortaya konulduğunda Hz. Ebû Bekir’in hayatının tefsir açısından çok zengin ve kıymetli örnekler ihtiva ettiği görülecektir.
[1] Taberî, Tefsîr, III, 392.
[2] Ahmed, VI, 344; İbn Mâce, Menâsik, 21; Ebû Dâvûd, Menâsik, 29/1818; Hâkim, I, 623/1667. Şuayb Arnaût “zayıf” olduğunu söylemiştir.
[3] İbn Kesîr, Tefsîr, I, 547.
[4] Kuzah, Müzdelife’de vakfe yapılması müstehap olan bir tepedir. Haccın vaciplerinden sayılan Müzdelife vakfesinde sünnete uygun olarak imkân nisbetinde bu tepenin veya civarının seçilmesi tavsiye edilmektedir. Fakihlere göre Arafat için Cebelirahme ne ise Müzdelife için de Kuzah tepesi odur. Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem’in Kuzah tepesinde vakfe yaptığını ve; “İşte Kuzah, burası vakfe yeridir; bütün Müzdelife de vakfe yeridir” buyurduğunu nakletmiştir (Ahmed, I, 75, 81, 157; Ebû Dâvûd, Menâsik, 64; Tirmizî, Hac, 54). (Öğüt, Sâlim, “Kuzah” mad., DİA, yıl: 2002, XXVI, 515-516).
[5] Taberî, Tefsîr, IV, 181.
[6] el-Bakara 2/198.
[7] Buhârî, Ezân 149, Deavât 17, Tevhîd 9; Müslim, Zikir 48; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 557.
[8] İbn Kesîr, Tefsîr, II, 124.
[9] el-Bakara 2/229.
[10] Kalʻacî, Mevsûatü fıkhi Ebî Bekri’s-Sıddîk, s. 181.
[11] Müslim, Talâk, 15. Krş. Abdürrazzak, Musannef, VI, 392; Ebû Dâvûd, Talâk, 9-10/2199.
[12] Ahmed, I, 11. Şuayb Arnaût “hasen li-ğayrihi” olduğunu söylemiştir.
[13] Ebû Nuaym, Maʻrifetü’s-sahâbe, VI, 3063; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VIII, 252; İbn Hacer, el-Metâlibü’l-âliye, IX, 609.
[14] el-Mâide 5/89.
[15] Buhârî, Eymân, 1, Tefsîru’l-Kur’ân, 5/8.
[16] el-Bakara 2/224.
[17] el-Mâide 5/95.
[18] İbn Ebî Hâtim, Tefsîr, IV, 1206-1207; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, V, 244/12767; İbn Kesîr, Tefsîr, III, 193. İbn Kesîr bu senedin “ceyyid” ancak “munkatıʻ” olduğunu söylemiştir.
[19] et-Tevbe 9/5.
[20] el-Enfâl 8/57.
[21] Muhammed 47/4.
[22] Taberî, Tefsîr, XXII, 154-156. Bkz. Ebû Hayyân, IX, 461.
[23] el-Enfâl 8/67.
[24] Kalʻacî, Mevsûatü fıkhi Ebî Bekri’s-Sıddîk, s. 39.
[25] Taberî, Tefsîr, XIV, 315.
[26] Beğavî, IV, 63-64.
[27] et-Tevbe 9/123. Bkz. Taberî, Tefsîr, XIV, 574.
[28] İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 238. İbn Kesîr, benzer ifadeleri Hz. Ebû Bekir ve Ömer için en-Nûr 24/55’te de kullanır (Tefsîr, VI, 77-78).
[29] Buhârî, Kefâle 3, Hibe 18, Şehâdât 28, Humus 15, Cizye 4, Megâzî 73; Müslim, Fedâil 60-61; İbn Kesîr, Tefsîr, V, 239.
[30] İbn Kesîr, Tefsîr, V, 432.
[31] el-Mü’minûn 23/2.
[32] İbn Ebî Şeybe, Musannef, II, 125/7245; Ahmed, Fedâilü’s-sahâbe, I, 207; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, II, 398; İbn Asâkir, XXVIII, 169; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VI, 85.
[33] Tefsir, hadis ve fıkıh âlimi olup tâbiîndendir.
[34] Ahmed, I, 12; Mervezî, Müsnedü Ebî Bekir es-Sıddîk, s. 204.
[35] en-Nûr 24/4.
[36] İbn Ebî Şeybe, Musannef, V, 486/28224.
[37] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 209, 307.
[38] el-Hucurât 49/2.
[39] İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 92; Hâkim, II, 501; İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 365; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VII, 548. Krş. Ahmed, IV, 6; Buhârî, İʻtisâm, 5; Beğavî, VII, 336.
[40] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 307.