Hz. Ebû Bekir iman, akıl, muhabbet, firaset ve dirayetiyle hayatın her alanında mümtaz bir mevki kazandığı gibi ailesini de güzel bir şekilde yetiştirerek onları da yüksek mevkilere çıkarmıştır. Zira onun aile fertleri de kendisi gibi İslâmî ilimlerde mühim bir yere sahiptirler. Mesela Hz. Ebû Bekir’den hadis rivayet eden meşhur sahabiler arasında oğulları Abdurrahman ve Muhammed, kızları Âişe ve Esmâ da vardır.[1] Şimdi bunların tefsirle ilgili birkaç rivayetine temas edeceğiz:
a) Hz. Âişe
Hz. Âişe, Allah Rasûlü’nün hanımı olması sebebiyle diğer kardeşlerinden çok farklı bir yere sahiptir. Onun tefsirdeki yerini tesbit etmek için müstakil bir kitap yazmak gerekir. Biz burada sadece örnek kabilinden birkaç rivayete yer vermek istiyoruz.
– İlk olarak Ümmü’l-Mü’minîn Âişe (r.a) şöyle anlatır: “Seferlerinin birinde Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte yola çıkmıştık. Beydâ veya Zâtü’l-Ceyş’e vardığımızda, (kardeşim Esmâ’dan ödünç aldığım) gerdanlığım kopup kayboldu. Rasûlullah (s.a.v) gerdanlığın aranması için o mahalde bekledi. İnsanlar da onunla birlikte beklediler. Hâlbuki bir su başında değillerdi. Bazı insanlar, babam Ebû Bekir’e gelip; «Âişe’nin yaptığını gördün mü? Rasûl-i Ekrem’i de, diğer insanları da yollarından alıkoydu. Onlar bir su başında değiller, kimsenin yanında da su yok!» dediler. Babam benim yanıma geldi. O esnada Rasûlullah da uyumuş, başını dizime koymuştu. Ebû Bekir insanların sözlerini naklederek beni azarladı ve bunun yanında bazı şeyler de söyledi. Eli ile de böğrüme vurmaya başladı. Rasûl-i Ekrem’in başı dizimde olduğu için hiç kıpırdamadım. Sabah olunca Rasûlullah (s.a.v) kalktı. Hiç su yoktu. Allâh -azze ve celle- teyemmüm âyetini (en-Nisâ 4/43) inzâl buyurdu. Herkes teyemmüm etti. Üseyd bin Hudayr; «Ey Ebû Bekir hanedanı, bu sizin ilk bereketiniz değildir!» dedi. Üzerine bindiğim deveyi kaldırdığımızda gerdanlığı altında bulduk.”[2] Üseyd bin Hudayr, Hz. Âişe’ye dua ederek şu hakikati de beyan etmiştir: “Allah Teâlâ seni hayırla mükâfatlandırsın! Vallahi senin başına hoşlanmadığın hangi iş gelse, Allah (c.c) mutlaka onda senin ve bütün mü’minler için bir hayır ve ferahlık yaratmıştır.”[3] Ebû Bekir de kızının yanına varıp; “Sen mübarek bir insansın, senin vesilenle ruhsat indi” demiştir.[4]
Sahabenin bu şahitliği, sadece Ebû Bekir’in değil, ailesinin de Kur’ân’ın anlaşılıp yaşanmasına hizmet ettiğini göstermektedir.
– İkinci olarak Dahhâk, “Bu ağır iftirayı uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir guruptur”[5] âyetini “Hz. Âişe’ye iftira atıp ona bühtanda bulunanlar” diye tefsir eder.[6] İbn Kesîr, “Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın!”[7] hitabının Ebû Bekir ailesine olduğu görüşündedir. “Aksine o, sizin için bir iyiliktir” kısmına da şöyle mâna verir: “Dünyada ve âhirette sizin için hayırdır, dünyada hayırla yâd edilirsiniz, âhirette de dereceniz yükselir, Allah Teâlâ Kur’ân’da Mü’minlerin Annesi Hz. Âişe’nin temizliğini haber vermek suretiyle ona itina göstererek sizin şerefinizi ortaya koymuştur…”[8]
– Üçüncü olarak, Câbir b. Abdullah’tan gelen ve tefsirlerde yer alan şu rivayeti zikredelim: “Ebû Bekir (r.a) mescide girdi, Rasûl-i Ekrem’in yanına girmek için izin istiyordu. Bu sırada Rasûl-i Ekrem’in kapısının önünde oturmakta olan insanları gördü. Bunların hiçbirine izin verilmemişti. Derken Ebû Bekir’e izin verildi ve içeri girdi. Sonra Ömer geldi. O da izin istedi, ona da izin verildi. Ömer (r.a), Nebiyy-i Ekrem’i, etrafında hanımları olduğu halde kederli kederli susmuş otururken buldu. Bunun üzerine, «Bir şey söyleyeyim de Rasûl-i Ekrem’i güldüreyim» diye düşünerek; «Ey Allah’ın Rasûlü! Hârice’nin kızını bir görseydin! Benden nafaka istedi. Ben de kalktım, onun boğazını sıktım!» dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) tebessüm etti ve; «Etrafımdaki bu hanımlar da gördüğün gibi benden nafaka istiyorlar!» buyurdu. Bu söz üzerine hemen Ebû Bekir, kızı Âişe’nin, Ömer de kızı Hafsa’nın boğazını sıkmaya kalktılar. İkisi de kızlarına; «Siz, Rasûl-i Ekrem’den elinde olmayan bir şeyi istiyorsunuz öyle mi?» diyorlardı. Âişe ile Hafsa; «Vallahi bir daha Rasûl-i Ekrem’den kesinlikle yanında olmayan bir şeyi istemeyeceğiz!» dediler. Daha sonra Nebî (s.a.v), hanımlarından bir ay ya da yirmi dokuz gün uzaklaştı. Bunun sonunda; «Ey Nebî! Eşlerine şöyle söyle: Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de sizi güzellikle salıvereyim. Eğer Allah’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu diliyorsanız, bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır»[9] âyeti ve devamındaki âyetler indirildi. Bunun üzerine Nebiyy-i Ekrem, Âişe’den başlayarak; «Ey Âişe! Ben sana bir şey arz etmek istiyorum fakat ebeveyninle istişare etmeden cevap hususunda acele etmemeni dilerim» buyurdu. Âişe (r.a); «Ey Allah’ın Rasûlü, nedir o?» diye sordu. Nebiyy-i Ekrem de ona bu âyetleri okudu. Hz. Âişe; «Ey Allah’ın Rasûlü! Anne-babamla senin hakkında mı istişare edeceğim. Elbette Allah’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu tercih ederim. Fakat benim bu söylediğimi kadınlarından hiçbirine haber vermemeni isterim!» dedi. Allah Rasûlü; «Onlardan biri bunu bana sorarsa, muhakkak söylerim. Çünkü Allah Teâlâ beni zorlaştırıcı ve şaşırtıcı değil, öğretici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi!» buyurdu.”[10] Taberî’nin rivayetine göre Hz. Âişe; “Ben Allah’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu istiyorum, bu konuda babam Ebû Bekir ve annem Ümmü Rûman ile de istişare etmiyorum!” demiştir.[11]
– Dördüncü olarak Mukâtil b. Süleyman’ın şu rivayetinden bahsedebiliriz: O, “…Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler…”[12] âyetinin, boyunun kısalığı sebebiyle Ümmü Seleme ile alay eden Âişe bint Ebî Bekir hakkında nâzil olduğunu söyler.[13] Hadis kitaplarındaki rivayete göre ise Âişe, Nebiyy-i Ekrem’e; “Safiyye’nin kısa boylu oluşu sana yeter” demişti. Allah Rasûlü de; “Ey Âişe, öyle bir söz söyledin ki, eğer o söz denize karıştırılsa idi onun suyunu bozardı” buyurdu. Başka bir gün Hz. Âişe, bir kişinin durumunu takliden hikâye etmişti.[14] Rasûlullah (s.a.v); “Bana şunlar şunlar (yani dünyanın en kıymetli şeyleri) verilse, ben yine de bir insanı hoşlanmayacağı şekilde taklit edip anmayı kesinlikle istemem” buyurdu.[15] Hadis kaynaklarında bu hâdiseler sebebiyle herhangi bir âyetin nüzulünden bahsedilmez.
– Dahhâk, et-Tahrim 66/1 âyetinin Hz. Âişe hakkında nâzil olduğunu söylemiştir.[16]
Daha önce de söylediğimiz gibi Hz. Âişe hakkında nâzil olan, onun tarafından tefsiri yapılan ve hükmü beyan edilen pekçok âyet vardır. Bunları, konuyla ilgili yapılacak geniş ve müstakil çalışmalara havale ederek burada birkaç misal vermekle yetinmeyi uygun gördük.
b) Esmâ bint Ebî Bekir
– Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ’ya bir gün annesi Netîle ve nenesi gelip ondan yardım istemiş, bir şeyler talep etmişlerdi. O esnada ikisi de müşrik idiler. Bu yüzden Esmâ onlara bir şey vermeyip; “Allah’ın Rasûlü’ne sormadan size bir şey vermeyeceğim. Çünkü siz benim dinim üzere değilsiniz” dedi. Gelip Rasûl-i Ekrem’e, onlara yardım olarak bir şey verip veremiyeceğini sordu. Bunun üzerine Allah Tealâ, “Onları doğru yola iletmek sana ait değildir. Lâkin Allah dilediğini doğru yola iletir. Hayır olarak harcadıklarınız kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allah’ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa, karşılığı size tam olarak verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız”[17] âyet-i kerimesini indirdi. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v) Esmâ’ya, onlara tasaddukta bulunmasını emretti.[18] Kurtubî, âlimlere göre farz olan zekâtın gayr-i Müslimlere verilemeyeceğini, ancak nafile sadakalardan onlara verilebileceğini söyler.[19]
– Yine Esmâ şöyle anlatır: “İslâm’ı kabul etmemiş olan annem, Rasûlullah (s.a.v) zamanında yanıma gelmişti. Nebiyy-i Ekrem’in görüşünü almak için; «Annem beni özleyip gelmiş. Ona iyi davranıp kendisiyle ilgileneyim mi?» diye sordum. Allah Rasûlü; “Evet, annene iyi davran!” buyurdu.[20] Bu hâdise üzerine şu âyetin nâzil olduğu rivayet edilir: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.”[21]
c) Abdurrahman b. Ebî Bekir
– el-Enʻâm 6/71 âyetinin tefsirinde şöyle denir: Ebû Bekir ile hanımı, oğulları Abdurrahman’ı İslâm’a davet ediyorlardı. Âyetteki إِلَى الْهُدَى ائْتِنا “«Bize gel!» diye doğru yola çağırdıkları” ifadesinden kasıt budur. ائْتِنا, “bize itaat et, sözümüzü dinle” demektir.[22]
– Bazı tefsirlerde zikredildiğine göre, “Ana ve babasına: «Öf be size! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni mi tekrar dirilmekle tehdit ediyorsunuz?» diyen kimseye, ana ve babası Allah’ın yardımına sığınarak; «Yazıklar olsun sana! İman et! Allah’ın vaʻdi gerçektir» dedikleri halde o; «Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir» der”[23] âyetinde “öf size” diyen Abdurrahman b. Ebî Bekir’dir. Bu sözü İslâm’a girmeden önce söylemiştir. “Kabirden geri çıkarılacağımı söyleyerek mi beni tehdit ediyorsunuz?” demişti. Allah’ın yardımına sığınarak;“Yazıklar olsun sana, iman et!” sözünü söyleyenler ise Ebû Bekir ile hanımıdır. Ama Abdurrahman 18. âyetin hükmüne dâhil değildir. O, “Bana Cüdʻân b. Amr ile Osman b. Amr’ı getirin de Muhammed’in söylediği şeylerin hak mı yoksa batıl mı olduğunu onlara sorayım!” demişti. Bu iki kişi onun dedelerindendi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak; “İşte onlar (yani Cüdʻân ile Osman), kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında azabın gerçekleştiği kimselerdir. Gerçekten onlar ziyana uğrayanlardır”[24] âyetini indirdi.[25]
Hz. Âişe, 17. âyetin Abdurrahman hakkında indiği iddiasını da reddetmiştir. Ona göre bu âyet, ana-babasına âsi gelen bir kâfir hakkında inmiştir. Zeccâc’a göre de 18 ve 19. âyetler, 17. âyetin müslüman olmadan önce Abdurrahman hakkında indiği görüşünü iptal etmektedir.[26] İbn Kesîr, bu âyet-i kerimenin bu şekilde söyleyen herkes hakkında umumi olduğunu, Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdurrahman hakkında nâzil olduğuna dair rivayetlerin zayıf olduğunu, Abdurrahman b. Ebî Bekir’in daha sonra müslüman olduğunu ve zamanının en hayırlılarından biri olduğunu söyledikten sonra bununla ilgili olarak Buhârî’nin şu rivayetini zikreder: Muaviye’nin Hicaz valisi Mervan bir gün hutbede Muaviye’nin oğlu Yezîd’i zikredip Muaviye’den sonra ona beyʻat etmelerini söylemişti. Ebû Bekir’in oğlu Abdurrahman kalktı ve bir şeyler söyledi. Bunun üzerine Mervan; “Yakalayın şunu!” dedi, yakalamaya çalıştılarsa da o kaçıp Hz. Âişe’nin evine sığındı. Mervan; “Muhakkak ki o, Allah Tealâ’nın, hakkında «Anne ve babasına; “Öf size! Beni tekrar diriltilmekle mi tehdit ediyorsunuz?” diyen…» âyetini indirdiği kişidir” dedi. Hz. Âişe de perde arkasından; “Allah Tealâ, benim haklı olduğumu bildirdiği âyetler dışında bizim hakkımızda Kur’ân’dan hiçbir şey indirmemiştir” dedi.[27] Diğer rivayete göre; “Kimin hakkında indiğini söylemek isteseydim onun ismini verirdim” demiştir.[28] Süyûtî, Hz. Âişe’nin, bu âyet-i kerimenin bir başkası hakkında nâzil olduğunu ve o kişinin ismini söylediğini nakletmekte ise de kendisi bu ismi zikretmemiştir.[29]
Bu örnekler gösteriyor ki Hz. Ebû Bekir’in ailesi tefsirlerin pekçok sayfasında yer almıştır. Bu, onların ilimdeki seviyeleri hakkında bize bir kanaat vermektedir. Şu rivayet de Hz. Ebû Bekir ve ailesinin ilmî yönden ne kadar üstün bir seviyeye sahip olduğuna şahitlik etmektedir: Urve b. Zübeyr, teyzesi Hz. Âişe’ye; “Anneciğim! Senin kuvvetli anlayışına ve fıkhına şaşmıyorum, «Rasûl-i Ekrem’in zevcesi ve Hz. Ebû Bekir’in kızı» diyorum. Şiir, Arap kültür ve tarihi ile alâkalı ilmine de şaşmıyorum, «Hz. Ebû Bekir’in kızıdır, o, bu hususta insanların en âlimi veya en âlimlerinden biriydi» diyorum. Ancak tıb ilmine şaşıyorum! O ilmi nasıl elde ettin, bu ilim sana nereden geldi?” diye sordu. Hz. Âişe, Urve’nin omzuna vurarak şöyle dedi; “Ey Urvecik! Rasûlullah (s.a.v) ömrünün son zamanlarında hastalanırdı. Ona her yönden Arap kabilelerinin heyetleri gelirdi. Bunlar Allah Rasûlü’nün hastalığı için ilaçlar tarif ederlerdi. Ben de bu ilaçları onun için hazırlardım. İşte tıp ilmim oradan geliyor.”[30]
Rivayetlerden anlaşıldığı üzere onların yaşadıkları ve yetiştikleri ortam tefsir açısından bereketli bir ortam idi. Babaları Hz. Ebû Bekir’in hayattaki tercihleri sayesinde böylesi bir şerefe nail olmuşlardı.
Gerek Allah Rasûlü’ne yakınlıkları, gerekse ilmî yeterlilikleri sebebiyle müfessirler Hz. Ebû Bekir’in ailesine büyük bir önem atfetmişlerdir. Mesela tâbiînin muhaddis ve fakihlerinden Mesrûk, Hz. Âişe’den bir şey rivayet edeceği zaman: “Bana Sıddîk’ın kızı Sıddîka, Rasûlullah’ın habîbesi, semadan temiz olduğu bildirilen Âişe (r.a) haber verdi ki…” demiştir.[31] Tüm bunlar Hz. Ebû Bekir ailesinin tefsirde ve diğer İslâmî ilimlerde mühim bir yere sahip olduğunu göstermektedir.
[1] Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 105-106.
[2] Buhârî, Teyemmüm, 1, 2
[3] Buhârî, Teyemmüm, 2; Ebû Dâvûd, Tahâret, 121/317; Ahmed, VI, 57. Bkz. Taberî, Tefsîr, VIII, 401; İbn Kesîr, Tefsîr, II, 321-322.
[4] Taberî, Tefsîr, VIII, 418; İbn Kesîr, Tefsîr, II, 322. Krş. Mukâtil b. Süleyman, I, 456.
[5] en-Nûr 24/11.
[6] Tefsîru Dahhâk, II, 609.
[7] en-Nûr 24/11.
[8] İbn Kesîr, Tefsîr, VI, 25. Bkz. Buhârî, Tefsîr, 24/8; Ahmed, I, 276; Hâkim, IV, 9.
[9] el-Ahzâb 33/28-29.
[10] Müslim, Talâk, 29; Ahmed, III, 328, 342.
[11] Taberî, Tefsîr, XX, 254.
[12] el-Hucurât 49/11.
[13] Mukâtil b. Süleyman, IV, 95.
[14] Hz. Âişe ve diğer sahabiler, bütün faziletlerine rağmen birer insandılar. Dolayısıyla zaman zaman hatalarının olması tabiidir. Onlar hatalarını anlayınca hemen vazgeçmişlerdir. Diğer taraftan Allah Rasûlü (s.a.v) ile birlikte yaşayan insanların bu tür davranışları, bir kısım İslâmî hükümlerin öğrenilmesine vesile olmuştur.
[15] Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4875. Krş. Ahmed, VI, 189; Tirmizî, Kıyâmet, 51/2502. Şuayb Arnaût, Müslim’in şartlarına göre “sahih” olduğunu söyler.
[16] Tefsîru Dahhâk, II, 877.
[17] el-Bakara 2/272.
[18] Mukâtil b. Süleyman, I, 224; Râzî, VII, 65.
[19] Kurtubî, III, 337.
[20] Buhârî, Hibe, 29; Edeb, 7-8; Müslim, Zekât, 50. Krş. Ahmed, IV, 4; Hâkim, II, 527-528/3804.
[21] el-Mümtehıne 60/8. İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 90. Benzer bir rivayet için bkz. Taberî, Tefsîr, XXIII, 322; İbn Ebî Hâtim, X, 3349; Beğavî, VIII, 96.
[22] Ferrâ, I, 339; İbn Kuteybe, s. 135.
[23] el-Ahkâf 46/17.
[24] el-Ahkâf 46/18.
[25] Ferrâ, III, 53-54. Krş. Taberî, Tefsîr, II, 118; Beğavî, VII, 258-259.
[26] Beğavî, VII, 259; Ebû Hayyân, IX, 441.
[27] Buhârî, Tefsîru’l-Kur’ân, 46/2; İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 283-284.
[28] Nesâî, Ebû Abdirrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali el-Horâsânî (v. 303/915), es-Sünenü’l-kübrâ (I-XII), thk. Hasan Abdülmünʻim Şelebî, Beyrut: Risâle, 1421/2001, X, 257/11427.
[29] Süyûtî, Lübâbü’n-nükûl, s. 212. Senedi “vahî”dir.
[30] Ahmed, VI, 67. Şuayb Arnaût haberin “sahih” olduğunu söylemiştir.
[31] Beğavî, VI, 29.