Hz. Ebû Bekir pekçok yerde âyetin bizzat tefsirinde yer almış, orada bahsedilen güzel ahlâka en güzel nümune olarak gösterilmiş, adeta ilâhi kelama kendisi tefsir olmuştur. Bu durum onun Tefsir ilmindeki ehemmiyetini göstermesi bakımından mânidardır. Konuyu şu başlıklar altında ele alıp incelemek mümkündür:
a) Sıddîkiyet Vasfına Örnek Gösterilmesi
Sıddîkiyet; kuvvetli imanı, sebatı ve fedakârlığı içine alan bir vasıftır. Hz. Ebû Bekir’in en mühim vasfı “Sıddîk” olmasıdır. Bu sebeple müfessirler; iman, tasdik ve sadakatten bahseden âyetleri tefsir ederken öncelikle Hz. Ebû Bekir’i örnek göstermişlerdir. Mesela:
– İbn Abbas (r.a), “İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin!”[1] âyetini “Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali gibi” şeklinde tefsir etmiştir.[2] Yani bir kimse onlar gibi iman ederse, âhirette onlarla beraber olacaktır. Nitekim diğer bir âyet-i kerimede bu müjde şöyle verilmektedir:
– “Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehitler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!”[3] İkrime, bu âyette bahsedilen “nebiler”den kastın Muhammed (s.a.v) olduğunu, “sıddîklerden” kastın “Ebû Bekir, “şehitler”den kastın Ömer, Osman ve Ali, “salihler”den kastın da diğer sahabiler olduğunu, “bunlar ne güzel arkadaştır” kısmının ise cennet arkadaşlarını ifade ettiğini söyler.[4]
– Ancak cennette sıddîklarla beraber olabilmek için dünyada sâdıklarla beraber olmaya dikkat etmek gerekmektedir. Bu sebeple müfessir Dahhâk, “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!”[5] âyetinin tefsirinde, “(İnsanlara), Hz. Ebû Bekir, Ömer ve onların ashabıyla beraber olmaları emredildi!” demiştir.[6] Tâbiînin âlimlerinden, hadis ve tefsir konusundaki rivayetleriyle meşhur olan Said b. Cübeyr (v. 94/713 [?]) de bu âyete, “Ebû Bekir ve Ömer’le beraber olun!” mânasını vermiştir.[7] Bu tefsirlerden anlaşıldığına göre sâdık insanlara en güzel örnek Hz. Ebû Bekir ve Ömer’dir. Daha sonra gelen insanlar da onlar gibi yaşayan ve onların yolunda giden insanlarla beraber olmaya gayret etmelidir.
– Hz. Ebû Bekir’in sadakatine en güzel örnek İsrâ hâdisesidir. İsrâ mucizesinin, aynı zamanda insanlar için bir imtihan olduğunu bildiren âyetin[8] tefsirinde İbn Kuteybe (v. 276/889) şöyle der: “İsrâ hâdisesini işiten insanların bir kısmı fitneye düşerek, «Bu nasıl olabilir? Bu insan nasıl bir gecede Beyt-i Makdis’e gidip geri gelebilir?» deyip dinden döndüler. Allah Teâlâ bu hâdise ile bir kısım insanların da basiretlerini artırdı. Onlardan biri de Ebû Bekir’dir. O, İsrâ mûcizesini hiç tereddüt etmeden tasdik ettiği için «Sıddîk» diye isimlendirildi.”[9]
– Hz. Ebû Bekir aklı, ilmi ve firasetiyle Allah Rasûlü’nün getirdiği dinin doğru olduğunu anladı ve onu bütün kalbiyle tasdik etti. Nitekim Hz. Ali’den gelen bir rivayete göre, “Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler var ya, işte kötülükten sakınanlar onlardır”[10] âyetinde “Sıdkı getiren” ifadesiyle Rasûlullah (s.a.v), “onu tasdik eden” ifadesiyle de Ebû Bekir kastedilmiştir.[11] Yani Ebû Bekir, doğruyu tasdik edenlerin başında gelmiş ve bu yoldan gitmek isteyenlere müfessirler tarafından örnek gösterilmiştir.
– Hz. Ebû Bekir, doğruyu getiren Allah Rasûlü’nü tasdik ettikten sonra ondan hiç ayrılmamış, getirdiği yeni dini en güzel şekilde kaynağından öğrenmiştir. Nitekim Hasan Basrî, el-Fetih 48/29 âyetindeki “onunla beraber olan” ifadesini, Ebû Bekir; “kâfirlere karşı şiddetli”yi, Ömer; “aralarında merhametlidirler”i, Osman; “onları rükû ve secde ederken görürsün” kısmını, Ali; “Allah’ın lütfunu isterler” kısmını da cennetle müjdelenen diğer sahabiler diye tefsir etmiştir.[12]
Âyetin sonunda şöyle bir temsil yer almaktadır: “Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir.”
Bu temsil ile kimlerin kastedildiği hususunda iki görüş vardır:
1) Ekinin kökü Abdülmuttalib, çıkan filiz Muhammed (s.a.v), kendisiyle filizin kuvvetlendirildiği kişi ise Ebû Bekir’dir.[13]
2) Ekin, Muhammed (s.a.v); çıkardığı filiz Ebû Bekir, kendisiyle filizin kuvvetlendirildiği kişi Ömer’dir.[14]
– Hz. Ebû Bekir’in Allah ve Rasûlü’ne olan sadakat ve bağlılığı o dereceye çıkmıştı ki, İslâm’a girmeyen oğlunu bile kendine düşman olarak görüyordu. Nitekim bazı müfessirlere göre “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlü’ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin…”[15] âyetinin “oğulları” kısmına Hz. Ebû Bekir de dâhildir. Zira Bedir’de oğlu Abdurrahman’ı öldürmek istemiş ancak Allah Rasûlü (s.a.v) müsaade etmemiştir. “Akrabaları” kısmına da Ömer (r.a) dâhildir. O da Bedir’de bir akrabasını öldürmüştür. Hz. Hamza, Ali ve Ubeyde de bu kısma girmişlerdir. Onlar da kabilelerinden Utbe, Şeybe ve Velid’i öldürmüşlerdir.[16]
– İşte böylesine kuvvetli bir iman ve sadakate sahip olan Ebû Bekir ve diğer sahabiler, nihayetinde sıddîkiyet mertebesine ulaşmışlardır. Bunu açıkça ifade eden Dahhâk, “Allah’a ve Rasûlü’ne iman edenler, (evet) işte onlar, Rableri yanında sıddîkler (sözü özü doğru olanlar) ve şehitlik mertebesine erenlerdir…”[17] âyetindeki sıddîklerin bu ümmetten sekiz kişi olduğunu, onların, İslâm’a girme hususunda kendi zamanlarındaki bütün insanları geçtiklerini söyledikten sonra şu isimleri zikreder: Hz. Ebû Bekir, Ali, Zeyd, Osman, Talha, Zübeyr, Saʻd ve Hamza. Sonra, “Dokuzuncuları da Ömer b. Hattâb’dır. Allah Teâlâ niyetindeki sadakati bildiği için onu da onlara kattı” der.[18]
– Onlar sıddîk oldukları için tefsir âlimlerimiz, sadâkatle ilgili konularda onları hep örnek olarak zikredegelmişlerdir. Bunun bir misali de şu rivayettir: Übey b. Kaʻb, Asr sûresini Rasûlullah’a okudu ve “Anam babam size feda olsun ey Allah’ın Rasûlü, bu sûrenin tefsiri nedir?” diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.v) de şöyle açıkladı: “وَالْعَصْرِ Allah Teâlâ’nın bir yeminidir ki, günün sonuna yemin ederek sizin dikkatinizi çekmektedir. إِنَّ الْإِنْسانَ لَفِي خُسْرٍ Ebû Cehil, إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا Ebû Bekir es-Sıddîk, وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ Ömer b. Hattâb, وَتَواصَوْا بِالْحَقِّ Osman b. Affân, وَتَواصَوْا بِالصَّبْرِ Ali b. Ebî Tâlib’dir.”[19]
Hz. Ebû Bekir, Allah Rasûlü’ne iman eden hür erkeklerin ilki olduğu için âyetin tefsirinde akla ilk defa onun ismi gelmektedir. Rivayet zayıf olmakla birlikte iman edenlere Hz. Ebû Bekir’in örnek gösterilmesi doğru bir tercihtir.
b) İstikamet Üzere Yaşamaya Örnek Gösterilmesi
– Allah Teâlâ mükellef tuttuğu bütün kullarından Sırât-ı Müstakîm’i bulmalarını ve ondan hiç ayrılmamalarını istemektedir.[20] Müfessirler Sırât-ı Müstakîm için farklı tarifler yapmışlardır. Taberî, bunlar arasında şu görüşe yer verir: “Sırât-ı Müstakîm, Nebiyy-i Ekrem’in, Dört Halife’nin ve bütün salih kulların yol ve yöntemine (minhâc) ittiba etmektir.”[21] Yani Hz. Ebû Bekir’in hayatı, âyette ısrarla emredilen Sırât-ı Müstakîm’in en güzel ikinci örneği olarak gösterilmektedir.
Tâbiînden Ebü’l-Âliye (v. 90/709) şöyle der: “Sırât-ı Müstakîm, Nebî (s.a.v) ve kendisinden sonra gelen iki arkadaşının yoludur.” İbn Kesîr bu âyetle ilgili görüşleri zikrettikten sonra şu değerlendirmeyi yapar: “Bütün bu görüşler sahihtir, birbirini gerektirmektedir. Kim Nebiyy-i Ekrem’e ve ondan sonra gelen Hz. Ebû Bekir ve Ömer’e uyarsa hakka ittiba etmiş olur. Kim hakka tâbi olursa İslâm’a tâbi olmuş demektir. Kim İslâm’a tâbi olursa Kur’ân’a tâbi olmuş olur. O ise, Allah’ın Kitâb’ı, sağlam ipi, dosdoğru yoludur. Bunların hepsi de doğrudur ve birbirini tasdik etmektedir.”[22]
– Kaynaklarda zayıf olduğu belirtilen bir görüşe göre, “Allah kullarını selamet yurduna çağırıyor ve O, dilediğini doğru yola iletir”[23] âyeti Hz. Ebû Bekir’in hayatındaki istikamet haline ve gidişinin güzelliğine işaret etmektedir. Zira bu âyette zikredilen Sırât-ı Müstakîm’in; Allah’ın Kitâbı, hak, Rasûlulah (s.a.v) ve ondan sonra gelen iki sahabisi Ebû Bekir ve Ömer’in yolları olduğu söylenmiştir.[24] Ancak Kurtubî bu görüşün zayıflığına işaret etmek için temrîz sîgası[25] kullanmış ve bunu en son zikretmiştir.
– Fâtiha sûresinin 7. âyetinde, Sırât-ı Müstakîm üzere olanlardan, “kendilerine nimet verilenler (inʻâm edilenler)” diye bahsedilmektedir. Ebü’l-Âliye’ye göre bunlar “Rasûl-i Ekrem’in âli, Ebû Bekir, Ömer ve Allah Rasûlü’nün ehl-i beytidir.” Tâbiînden Şehr b. Havşeb (v. 112/731), “Onlar Rasûlullah’ın ashabı ve ehl-i beytidir” demiştir.[26] Hz. Ebû Bekir burada da, kendisine nimet verilenlere misal olarak gösterilmiştir. Çünkü o Allah’a hakkıyla yönelmiş örnek bir insandır. Nitekim İbn Abbas:
– “Bana yönelenlerin yoluna uy!”[27] ifadesinde Ebû Bekir’in kastedildiğini söyler ve şöyle devam eder: “O, müslüman olduğunda Osman, Talha, Zübeyr, Saʻd b. Ebî Vakkâs ve Abdurrahman b. Avf yanına geldiler. Allah Rasûlü’nü kastederek; «Şu adamı tasdik ettin ve ona inandın mı?» diye sordular. Ebû Bekir; «Evet, o sadık bir insandır, ona iman edin!» dedi. Sonra onları İslâm’a girmeleri için Nebiyy-i Ekrem’in huzuruna getirdi. Bunların İslâm’da öncülüğü vardır, onlar Ebû Bekir’in irşâdıyla müslüman olmuşlardır.”[28] Demek ki Ebû Bekir (r.a) hem doğru yolda yürümüş, hem de sözünü dinleyen insanları bu yola teşvik etmiştir.
c) Salih Mü’minlere Örnek Gösterilmesi
Kur’ân’da salih mü’minlerden bahsedilince ilk akla gelen kişi yine Ebû Bekir (r.a) olmuştur. Nitekim İkrime; “Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz, (yerinde olur). Çünkü kalpleriniz sapmıştı. Ve eğer Nebî’ye karşı birbirinize arka çıkarsanız bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve mü’minlerin salihleridir. Bunların ardından melekler de (ona) yardımcıdır”[29] âyetinde geçen “mü’minlerin salihleri” ifadesiyle Ebû Bekir ve Ömer’in kastedildiğini söylemiştir.[30] Dahhâk’a ve diğer bir kısım müfessirlere göre âyette kastedilenler, mü’minlerin en hayırlıları olan Hz. Ebû Bekir ve Ömer’dir. Hasan Basrî’ye göre Ebû Bekir, Ömer ve Hz. Osman’dır. Mücahid’e göre Ali b. Ebî Tâlib de onlara dâhildir.[31] Ferrâ ise, “Ebû Bekir ve Ömer gibi kendisinde nifak olmayan salih mü’minler” diye tefsir etmiştir.[32]
Hanımları dünyalık isteyerek Allah Rasûlü’nü üzdüklerinde Hz. Ömer; “Yâ Rasûlallah! Kadınların durumu hakkında seni sıkıntıya sokan nedir? Eğer onları boşarsan Allah seninle beraberdir, melekleri, Cibrîl, Mîkâîl, ben, Ebû Bekir ve mü’minler de seninle beraberdir” demişti. Bunun üzerine et-Tahrîm 66/4-5 âyet-i kerimelerinin nâzil olduğu söylenir.[33]
d) İlim ve Fikir Sahibi Olanlara Örnek Gösterilmesi
Toplumlarda önder olan, kendisine fikir danışılan insanlar vardır. O günkü toplumda Hz. Ebû Bekir, daha önce zikrettiğimiz gibi pekçok yönden insanlara öncülük yapan ve kendisine müracaat edilen bir şahsiyetti. Müfessirler, bir âyet-i kerimede onun bu haline işaret edildiği kanaatindedirler. Bu sebeple Beğavî, “Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar; hâlbuki onu, Rasûl’e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi…”[34] âyetini, “yani Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali gibi sahabeden görüş sahibi kişilere götürselerdi” şeklinde tefsir etmiştir.[35]
Hz. Ebû Bekir hem cahiliye devrinde, hem de müslüman olduktan sonra toplumda insanların kendisine fikir danıştığı, görüşüne müracaat ettiği ve tecrübelerinden istifade ettiği akıllı ve bilgili bir şahsiyetti. Hadis ve tarih kaynaklarının bu yöndeki ifadelerini daha önce zikretmiştik. Dolayısıyla âyet-i kerimenin mânası Hz. Ebû Bekir’in hayat ve şahsiyetine uygun düşmektedir.
e) Sabır, Zikir ve Merhamete Örnek Gösterilmesi
Hz. Ebû Bekir, ahlaki konuların işlendiği pekçok âyetin tefsirinde insanlığa örnek olarak takdim edilmiştir. Mesela:
– Taberî, Fussılet 41/35’de sabredenler methedilirken Hz. Ebû Bekir’in, kendisine hakaret eden adama karşı sükût etmesini haber veren daha önce naklettiğimiz rivayeti zikreder.[36]
– İbn Abbas, “Ancak iman edip salih ameller işleyenler, Allah’ı çok çok zikredenler…”[37] âyetinde bahsedilenlerin Ebû Bekir, Ömer Ali ve Abdullah b. Revâha olduğunu söylemiştir.[38] Yani bu sahabiler iman, amel-i salih ve Allah’ı çok zikretme hasletlerine örnek gösterilmişlerdir.
– Saʻd b. Muâz vefat ettiğinde Rasûlullah (s.a.v), Ebû Bekir ve Ömer onun yanına (mescide) gelmişlerdi. Hz. Âişe, bu hâdisenin devamını şöyle anlatır: “Muhammed’in canını elinde tutan zata yemin ederim ki ben Ömer’in ağlama sesini Ebû Bekir’inkinden ayırabiliyordum. Ben o esnada odamda idim. Onlar Cenâb-ı Hakk’ın, «kendi aralarında merhametlidirler»[39] buyurduğu gibiydiler.”[40] Bu rivayette Hz. Âişe, merhametten bahseden âyete en güzel örnek olarak Hz. Ebû Bekir ile Ömer’i göstermiştir.
– Merhametin en büyük tezahürü ise infaktır. Hz. Ebû Bekir’in infak konusunda nasıl zirve bir insan olduğunu pekçok yerde tekrar ettik. İbn Kesîr, el-Haşr 59/9’da ve hemen hemen infakın geçtiği her yerde Hz. Ebû Bekir’in malını tamamen harcadığından ve muhtelif cömertliklerinden bahseder.[41] Diğer müfessirler de infak ve cömertlik sözkonusu olduğunda genellikle Hz. Ebû Bekir’i örnek gösterirler.
f) Yüksek Derecelere Sahip Olanlara Örnek Gösterilmesi
Sahip olduğu güzel vasıflar neticesinde Hz. Ebû Bekir’in yüksek dereceler elde edeceği ve ecrinin büyük olacağı kolayca tahmin edilebilir. Buna işaret eden âyetler ve hadisler de olmuştur. Mesela:
– Cennetin dereceleriyle ilgili, “İşte onlar gerçek mü’minlerdir. Onlar için Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır”[42] âyetini tefsir eden Allah Rasûlü (s.a.v), buna Ebû Bekir ve Ömer’in derecesini örnek göstererek şöyle buyurmuştur: “(Cennette) aşağıda olanlar, yüksek derecelere sahip olanları, sizin semanın ufkunda doğan bir yıldızı görmeniz gibi göreceklerdir. Ebû Bekir ve Ömer onlardandır, hattâ daha faziletlidirler.”[43] Müfessirler, Tâ-hâ 20/75 âyetindeki yüksek derecelerden bahsederken de aynı rivayete yer verirler.[44]
– Yine İbn Abbas, “(Allah’ın azabından korkup rahmetine sığınan) takva sahipleri, mutlaka cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar”[45] âyetini, “küfür, şirk ve fuhşiyattan (çirkinliklerden) korunanlar yani Ebû Bekir, Ömer ve askadaşları” diye tefsir ederek[46] onların cennetteki mevkilerine dikkat çekmiştir.
– Aynı şekilde “Biz, onların gönüllerindeki kini söküp attık; onlar artık köşkler üzerinde karşı karşıya oturan kardeşler olacaklar”[47] âyetinde bahsedilenlerin de Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman b. Avf, Saʻd b. Mâlik, Said b. Zeyd ve Abdullah b. Mesʻûd olduğu nakledilmiştir.[48] Bu âyet de onların cennetteki yüksek mevkîlerini ortaya koymaktadır.
– İbn Kesîr, Kehf sûresinde Ashab-ı Kehf’in durumunu anlatırken, Allah Rasûlü (s.a.v) ile Hz. Ebû Bekir’in hicretini örnek göstermiş ve; “Bu mağara hâdisesi, Ashab-ı Kehf’in kıssasından daha şerefli, daha yüce, daha büyük ve daha hayranlık uyandırıcıdır” diyerek[49] onun dünya ve âhiretteki şerefinin yüceliğine vurgu yapmıştır.
– İbn Abbas, “Fakat iman edip salih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır”[50] âyetini “Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali için” şeklinde tefsir etmiş[51], ecirlerinin büyüklüğünü ve makamlarının yüksekliğini hatırlatmıştır.
Zikrettiğimiz bu rivayet ve tefsirleri şu şekilde anlamanın daha doğru olacağı kanaatindeyiz: Âyetlerde bahsedilen veya teşvik edilen güzel vasıflara ve davranışlara öncelikle Hz. Ebû Bekir, daha sonra diğer halifeler ve ashâb-ı kiram örnek gösterilmiştir. Onlar bu âyetlerde zikredilen güzel ahlâkı en kâmil şekliyle üzerlerinde taşıyan insanlardır. Ancak âyetlerde sadece onlar kastedilmemiştir. Âyetlerin mânası umumidir ve bütün mü’minleri şümulüne almaktadır. Bu vasıflara sahip olabilen her insan âyetlerdeki medhe lâyık olmaktadır. Ancak Kur’ân-ı Kerim’de güzel bir vasıftan bahsedildiğinde müfessirlerin aklına ilk önce Hz. Ebû Bekir’in gelmesi, dikkat edilmesi gereken bir husustur. Yani onlar demek istiyorlar ki bu âyette bahsedilen hal ve amel en kâmil şekliyle Ebû Bekir’de vardı, o bu âyeti en güzel şekilde yaşadı, daha sonra derece derece diğer halifeler ve sahabe yaşadı. Dolayısıyla daha sonra gelen mü’minlerin de güçleri nisbetinde onları takip etmeleri gerekmektedir.
Bu rivayetlerden ayrıca Hulefâ-i Râşidîn’in Kur’ân’ı sözleriyle olduğu kadar fiilleriyle de yani âyetlerin gereğini yaşayarak tefsir ettikleri anlaşılmaktadır. Onların bu fiilî uygulamaları, daha sonra Kur’ân âyetlerinin mânasına örnek gösterilmiş ve onların tefsir edilmesine yardımcı olmuştur.
Pekçok âyetin inişine sebep olan ve güzel ahlâkî vasıflarına âyetler tarafından işaret edilen Hz. Ebû Bekir’in, zaman zaman bir kısım hataları ve görüşleri sebebiyle ikaz edildiği olmuştur:
[1] el-Bakara 2/13.
[2] İbn Asâkir, XXXIX, 177. Süyûtî bu rivayetin senedinin çok zayıf olduğunu ifade etmek üzere onun hakkında “vâhin” tabirini kullanmıştır (Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, I, 77). Dihlevî de “Bu rivayet senet cihetinden zayıf, mâna cihetinden kuvvetlidir” demektedir (İzâletü’l-hafâ, II, 15).
[3] en-Nisâ 4/69.
[4] Beğavî, II, 247.
[5] et-Tevbe 9/119.
[6] Tefsîru Dahhâk, I, 427; Taberî, Tefsîr, XIV, 558-559; İbn Asâkir, XXX, 310, 337; İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 234.
[7] Beğavî, IV, 109.
[8] el-İsrâ 17/60.
[9] İbn Kuteybe, Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim ed-Dineverî (v. 276/889), Ğarîbu’l-Kur’ân, thk. Saîd Lahhâm, yy., ts., s. 218. Krş. Taberî, Tefsîr, XVII, 482.
[10] Zümer 39/33.
[11] Taberî, Tefsîr, XXI, 289-290; Beğavî, VII, 120; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, IV, 18.
[12] Beğavî, VII, 325.
[13] İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, IV, 139.
[14] Beğavî, VII, 325; İbn Atiyye, V, 142; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, IV, 140.
[15] el-Mücâdele 58/22.
[16] Beğavî, VIII, 63; İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 54.
[17] el-Hadîd 57/19.
[18] Tefsîru Dahhâk, II, 845-846; Beğavî, VIII, 38; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, VIII, 170; Kurtubî, XVII, 254.
[19] Saʻlebî, Ahmed b. Muhammed b. İbrahim, Ebû İshak (v. 427/1035), el-Keşfü ve’l-beyân an tefsîri’l-Kur’ân (I-X), thk. Ebû Muhammed b. Âşûr – Nezîr es-Sâidî, Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1422/2002, X, 284; Kurtubî, XX, 180-181. Krş. Bursevî, İsmâîl Hakkı b. Mustafa el-İstanbûlî el-Hanefî (v. 1137/1725), Rûhu’l-beyân, Beyrut: Dâru’l-Fikr, ts., X, 507. Saʻlebî rivayet hususunda zayıf görülmüştür, dolayısıyla bu rivayete ihtiyatla yaklaşmak gerekir.
[20] el-Enʻâm 6/153.
[21] Bkz. Taberî, Tefsîr, I, 175; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 139.
[22] İbn Kesîr, Tefsîr, I, 139. Krş. Taberî, Tefsîr, I, 171. Ebü’l-Âliye’nin bu görüşü Hasan Basrî’ye söylenince “Ebü’l-Âliye doğru söylemiş ve onlara karşı samimiyetini ve hayırhahlığını ortaya koymuş (nasaha)” demiştir. (Taberî, Tefsîr, I, 175)
[23] Yûnus 10/25.
[24] Kurtubî, VIII, 329. Ebû Bekir ve Ömer’in yolundan kasıt, onların görüşleri, ictihadları ve hayat tarzlarıdır. Bu da daha çok Allah Rasûlü’nün sünnetini takip etmek şeklinde tahakkuk etmiştir.
[25] Temrîz, bir şeyin hasta olduğunu bildirmek mânasına gelir. Bir rivayet naklederken onun zayıf olduğunu göstermek için “denildi ki”, “rivayet edildi ki” şeklinde kullanılan meçhul kalıba “temrîz sîgası” denir.
[26] Beğavî, I, 54.
[27] Lokman 31/15.
[28] Beğavî, VI, 288.
[29] et-Tahrîm 66/4.
[30] Ahmed, Fedâilü’s-sahâbe, I, 128.
[31] Bkz. Tefsîru Dahhâk, II, 879; Ahmed, Fedâilü’s-sahâbe, I, 167; Taberî, Tefsîr, XXIII, 486; İbn Asâkir, XXX, 223; İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 164.
[32] Ferrâ, III, 167.
[33] Buhârî, Nikâh, 83, 105, Tefsir, 66/2, Libas, 31, Ahbâru’l-Âhâd, 1; Müslim, Talâk, 30. Bkz. Taberî, Tefsîr, XXIII, 485; İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 164.
[34] en-Nisâ 4/83.
[35] Beğavî, II, 255.
[36] Taberî, Tefsîr, XXI, 472-473.
[37] eş-Şuarâ 26/227.
[38] İbn Asâkir, XXVIII, 92; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VI, 335.
[39] el-Feth 48/29.
[40] İbn Ebî Şeybe, Musannef, III, 63; Ahmed, VI, 141; Beğavî, VI, 344; İbn Kesîr, Tefsîr, VI, 400; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VII, 541. Elbânî “hasen” olduğunu söylemiştir.
[41] İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 71.
[42] el-Enfâl 8/4.
[43] Tirmizî, Menâkıb, 14/3658; İbn Mâce, Mukaddime, 11; Ahmed, III, 26, 98. Krş. Buhârî, Rikâk, 51; Müslim, Cennet, 10. İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 13.
[44] Beğavî, V, 286; İbn Kesîr, Tefsîr, V, 307.
[45] el-Hıcr 15/45.
[46] Fîrûzâbâdî, Mecdüddin Ebû Tâhir Muhammed b. Yakup (v. 817), Tenvîru’l-mikbâs min tefsiri İbn Abbâs, Lübnan: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, ts., s. 218. Fîrûzâbâdî’nin İbn Abbâs’tan tefsir rivayetleri naklederken kullandığı tarik, Süddî-i Sağîr ve Kelbî sebebiyle çok zayıf görülmüştür. Zira ikisi de yalan söylemekle itham edilmişlerdir.
[47] el-Hıcr 15/47.
[48] Süfyân b. Saîd b. Mesrûk es-Sevrî el-Kûfî, Ebû Abdillah (v. 161/777), Tefsîr, thk. Hey’et, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1403/1983, s. 160. Krş. Kurtubî, X, 33.
[49] İbn Kesîr, Tefsîr, V, 142.
[50] et-Tîn 95/6.
[51] İbn Asâkir, I, 214.