6. Kur’ân’ı Sözle Tefsir etmesi

Hz. Ebû Bekir’in Kur’ân âyetleriyle ilgili fiilî uygulamalarının yanında bir takım sözlü açıklamaları da bulunmaktadır. Bunlar önem bakımından amelden sonra ikinci sırayı almakta olup tefsir açısından mühim bir yere sahiptir. Bunlardan ulaşabildiklerimizi buraya kaydediyoruz:

a) Bakara Sûresi

– Âyet-i kerimede; “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun…”[1] buyrulur. Ebû Bekir (r.a), son günlerinde Hz. Ömer’e yaptığı vasiyetinde oruçla ilgili şu cümleye yer vermiştir: “Kim ramazan orucunu başka bir ayda tutarsa, bütün ömrünü oruçla geçirse yine de (farz) orucu tutmuş kabul edilmez.”[2] Cenâb-ı Hak âyette oruç ayı olarak ramazanı göstermiştir, bu sebeple O’na itaat edilerek sözünün aynen tutulması icap eder. Aksi takdirde emredilenden kat kat fazlası da yapılsa bu, emredilen zamanda tutulan orucun çok azına bile denk olamaz.

– Diğer bir misal olarak müfessirler, “Azık edinin! Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır”[3] âyetinin tefsirinde Hz. Ebû Bekir’in takva ile ilgili bir sözüne yer verirler. Buna göre o bir hutbesinde şöyle demiştir: “Doğru sözlülük, güvenilir olmaktır, yalan ise hıyanettir. En büyük uyanıklık ve zekâ, takva sahibi olmaktır. En büyük acizlik de fücûr, yani günahlara dalmaktır.”[4]

b) Âl-i İmrân Sûresi

Hilafet tartışmaları esnasında Hz. Ebû Bekir, ensara şöyle demiştir:

فاتقوا الله ولا تصدعوا الإسلام

“…Allah’tan korkun da İslâm’ı bölmeyin!..”[5] Onun bu sözü, “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın!”[6] âyetinin tefsirinde zikredilecek sözlerden biri olarak kabul edilebilir.

c) Nisâ Sûresi

– Malum olduğu üzere zinâ haddinin tatbik edilebilmesi için dört şahit gerekmektedir.[7] Ancak kişinin dört defa itirafının da dört şahit yerine geçeceğine hükmedilmiştir. Hz. Ebû Bekir’in şu rivayeti, onun da bu görüşte olduğunu göstermektedir: Kendisi şöyle anlatır: Nebiy-i Ekrem’in yanında oturuyordum. Mâiz b. Mâlik geldi ve Allah Rasûlü’nün yanında (zina yaptığını) itiraf etti. Rasûlullah (s.a.v) onu geri gönderdi. Mâiz bir müddet sonra geldi ikinci kez itiraf etti, yine gönderdi. Bir müddet sonra gelip üçüncü kez itiraf etti, Nebiyy-i Ekrem onu yine gönderdi. Bunun üzerine Mâiz’e; “Dördüncü kez itiraf edersen seni recmeder!” dedim. O dördüncü kez de itiraf etti. Allah Rasûlü de onu hapsetti. Sonra onun (aklî dengesinin yerinde olup olmadığını) soruşturdu. Kavmi; “Biz onun sağlam olduğunu biliyoruz” dediler, Allah Rasûlü de recmedilmesini emretti.[8] Burada Hz. Ebû Bekir, dördüncü itirafın hükmü kesinleştireceğini bizzat söylemiş ve onun dediği gibi olmuştur. Böylece Hz. Ebû Bekir zina haddiyle ilgili âyetleri daha Allah Rasûlü’nün hayatında tefsir etmiş, mânasının anlaşılır hâle gelmesini sağlamıştır.

– Hz. Ebû Bekir’e, miras âyetlerinde bahsedilen “kelâle”nin[9] ne olduğu sorulmuştu. Şu cevabı verdi: “O hususta kendi görüşümü söyleyeceğim. Doğru olursa Allah’tandır, yanlış olursa bendendir ve şeytandandır. Onun, «çocuğu ve babası olmayan kişi» olduğunu düşünüyorum.”[10]

– Ebû Hayyân, “Artık Allah yolunda savaş! Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Mü’minleri de teşvik et! Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir”[11] âyetinin tek tek bütün mü’minlere hitap ettiğini söyler ve her bir mü’minin, tek başına bile kalsa âyetteki emri kalbinin şiarı edinip cihad etmesi gerektiğini ifade ettikten sonra Hz. Ebû Bekir’in ridde hâdiseleri esnasında, “Eğer sağ tarafım bana muhalefet etseydi, sol tarafımla ona karşı mücahede ederdim” sözüne yer verir.[12] Hz. Ebû Bekir bu sözüyle âyetteki emrin ne derece kesin ve kuvvetli olduğunu ifade etmiştir.

– Yine Hz. Ebû Bekir’in; “Ey insanlar, yalandan şiddetle sakının! Zira yalan imanla bir arada bulunmaz!”[13] sözü en-Nisâ 4/135 gibi yalandan sakındıran âyetlerin tefsirinde zikredilebilecek sözlerdendir.

d) Mâide Sûresi

İbn Abbas şöyle der: “Ebû Bekir (r.a) insanlara hitap ederek, «Size denizin avı helâl kılındı»[14] âyetini okudu ve “onun avı, ondan tutulan şeylerdir” dedi.[15] Diğer rivayette İbn Abbas şöyle der: “Ebû Bekir insanlara hitap etti ve aynı âyeti okuduktan sonra «onun taamı, dışarı attığı şeylerdir» dedi.”[16] Yine İbn Abbas’tan gelen diğer rivayette “taamı” yerine “meytesi” (yani denizin dışarı atmasıyla ölen balıklar) demiştir.[17] İkrime’nin rivayetine göre Ebû Bekir, “denizin taamı”nı, “içinde bulunan her şey” yani ondan avlanan her şey diye tefsir etmiştir.[18] Hz. Ebû Bekir bu sözleriyle âyetteki iki mühim kelimeyi yani “sayd” ve “taâm” kelimelerini tefsir etmiştir.

e) Aʻrâf Sûresi

Hz. Ebû Bekir vefatı esnasındaki vasiyetinde Hz. Ömer’e şöyle demiştir: “Âhirette bir kısım kimselerin mizanı, dünyada hakka tâbi olmaları ve onu mühim görmeleri sebebiyle ağır gelir. Yarın, üzerine hakkın konulduğu mizanın ağır basması haktır. Kıyamet günü bazılarının mizanı da, dünyada batıla tâbi olmaları ve onu hafif görmeleri sebebiyle hafif gelir. Yarın, üzerine batıl konulan mizanın hafif gelmesi haktır.”[19] Beğavî onun bu sözünü, “Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır”[20] âyetinin tefsiri mahiyetinde görmüştür. Zemahşerî de bu sözü el-Kâria 101/9 âyetinin tefsirinde zikretmiştir.[21]

f) Enfâl Sûresi

Ebû Bekir es-Sıddîk, Amr b. Âs’a yazdığı bir mektubunda şunları söylemiştir: “Selam üzerine olsun! Bundan sonra derim ki, Rumların kalabalık bir birlik topladığından bahseden mektubun bana ulaştı. Nebiyyullah (s.a.v) ile birlikte olduğumuz zamanlarda Allah Teâlâ bize sayı ve asker çokluğu ile zaferler vermedi. Biz Rasûlullah ile gazveye çıkardık, yanımızda ancak birkaç at bulunurdu, develere de ancak nöbetleşe binerdik. Uhud günü Allah Rasûlü’nün yanındaydık, bir tek atımız vardı, Allah Rasûlü ona biniyordu. Buna rağmen Allah bizi üstün getirdi ve bize yardım etti. Şunu iyi bil ki ey Amr, insanların Allah’a en itaatli olanı, günahlara en fazla buğzeden kişidir. Allah’a itaat et ve yanındakilere de ona itaat etmelerini emret!”[22] Onun bu sözleri, el-Enfâl 8/10 gibi yardımın ancak Allah katından geldiğini haber veren âyetlerin tefsiri olarak kabul edilebilir.

g) Tevbe Sûresi

– Ebû Bekir (r.a), Şam tarafına gönderdiği askerlerine şöyle hitap etmiştir: “Orada, başlarının ortasını kazıtmış insanlar göreceksiniz. Onların üzerinde bulunan şeytan düğümlerine vurun kılıcı! Vallahi onlardan bir kişiyi öldürmek, başkalarından yetmiş kişiyi öldürmekten daha sevimlidir. Zira Cenâb-ı Hak: «küfrün önderlerine karşı savaşın!»[23] buyurmaktadır.”[24] Hz. Ali’ye göre her ne kadar âyet Kureyş müşrikleri hakkında nâzil olsa da hükmü umumidir.[25] Hz. Ebû Bekir bu âyeti sözüne delil getirerek onu tefsir etmiş, burada kimlerin kastedildiğine açıklık getirmiştir. Onun tarif ettiği bu kimseler Hristiyanlıkta kâhin yardımcılarıdır. Onlar küfrün elebaşları ve Hristiyanları müslümanlara karşı kışkırtan önderleridir.[26]

– Âyet-i kerimelerde zekâtın verilmesi emredilir.[27] Verileceği yerler de şu şekilde zikredilir: “Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda olana, yolda kalana mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.”[28] Ebû Bekir (r.a), son günlerinde Hz. Ömer’e yaptığı vasiyetinde zekâtla ilgili şöyle demiştir: “Kim zekâtını ehil olmayan birine verirse, bütün dünyayı infak etmiş olsa yine de zekâtı kabul edilmez.”[29] Hz. Ebû Bekir bu sözüyle zekâtın mühim bir esasına dikkat çekmiş, âyette sayılan sınıfların dışına verildiğinde kabul edilmeyeceğini bildirmiştir.

 

h) İsrâ Sûresi

– Bir kargayı yakalayarak Hz. Ebû Bekir’e getirmişlerdi. Hayvan, gür olan kanatlarını açıp duruyordu. Onu gören Ebû Bekir; “Avlanan bütün hayvanlar ve kesilen bütün ağaçlar ancak tesbihlerinin bir kısmını kaybettikleri için avlanır ve kesilirler”[30] dedi. Diğer rivayette “tesbihlerinin azlığı sebebiyle” dediği ve hayvanı serbest bıraktığı nakledilir.[31] Bu rivayet, “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız”[32] âyetinin tefsiri sadedinde zikredilebilir.[33]

– Hz. Ebû Bekir’in el-İsrâ 17/84 âyetiyle ilgili de bir tespiti vardır. Kurtubî’nin, “hikâye edilir ki” diye senedsiz zikrettiği bir rivayete göre ashab-ı kiram Kur’ân’ı aralarında müzakere etmişler, Hz. Ebû Bekir şöyle demiş: “Kur’ân’ı başından sonuna kadar okudum, onda «De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar»[34] âyetinden daha ümid verici ve daha güzel bir âyet görmedim. Çünkü kula ancak isyan uyar, Rabb’e de ancak ğufrân (çokça bağışlamak) yakışır (فإنه لا يشاكل بالعبد إلا العصيان ولا يشاكل بالرب إلا الغفران)” demiştir. Daha sonra diğer sahabiler de kendilerine göre en ümid verici âyeti söylemişlerdir.[35]

 

i) Enbiyâ Sûresi

Abdullah b. Hakîm şöyle der: Ebû Bekir (r.a) bize yaptığı bir konuşmasında şöyle dedi: “Size, Allah’a karşı takva sahibi olmanızı tavsiye ederim. O’nu lâyık olduğu şekilde sena edin! Korku ile ümid arasında olun, Allah’tan isterken ısrar edin! Nitekim Allah -azze ve celle- Zekeriya (a.s) ile ailesini överek şöyle buyuruyor: «…Onlar, hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı; onlar, bize karşı derin bir huşû içindeydiler».”[36] Hz. Ebû Bekir daha sonra Allah Teâlâ’nın cennet karşılığında kullarından canlarını ve mallarını istediğini[37], bu hususta onlardan söz aldığını, fani ve az bir şey karşılığında kullarına baki ve çok nimetler verdiğini ifade ettikten sonra Kur’ân’a dikkat çekerek; “İşte Allah’ın Kitâbı, aranızda! Onun nuru sönmez, hayranlık veren yönleri bitip tükenmez. O’nun nuruyla aydınlanın, Kitâbı’ndan öğüt alın, zulmet günü için ondan ışık alın! Allah Teâlâ sizi kendisine ibadet etmeniz için yarattı, yanınıza Kirâmen Kâtibîn meleklerini koydu ki «onlar sizin her yaptığınızı bilirler»[38] demiştir.”[39] Görüldüğü üzere Hz. Ebû Bekir bu konuşmasında birçok âyete temas etmiş ve onları kendi sözleriyle açmıştır. Genel olarak konuşmalarına bakıldığında onun çok engin ve derin bir vahiy kültürüne sahip olduğu anlaşılmaktadır.

k) Nûr Sûresi

Ebû Bekir (r.a) şöyle demiştir: “Siz Allah Teâlâ’nın emrine itaat ederek nikâhlanınız ki Allah Teâlâ da size vaʻd buyurduğu zenginliği lûtfeylesin! Zira O şöyle buyuruyor: «…Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir.»[40]” Hz. Ebû Bekir ayrıca: “Zenginliği nikâhta arayınız!” demiştir.[41] Böylece âyet-i kerimeye sözlü izahlar getirmiş, nikâhlanan kişilere Allah’ın yardım edeceğini ve lütuflarda bulunacağını haber vermiştir.

l) Lokman Sûresi

Kur’ân-ı Kerim’in pekçok yerinde kibir çirkin görülmüş ve yasaklanmıştır. Konuyla ilgili âyetlerin birinde şöyle buyrulur: “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.”[42] Ebû Bekir bu âyetin tefsiri mahiyetinde kibir ve tevazu ile alâkalı şu sözleri söylemiştir: “Kul dünya nimetlerinden bir şey sebebiyle kibirlendiğinde Allah Teâlâ, o nimet kuldan gidinceye kadar ona buğzeder.”[43] “Övünmekten sakının! Topraktan yaratılan, yine toprağa dönecek ve kurtlar tarafından yenilecek olan insanın övünmek neyine! O, bugün canlı, yarın ölüdür.”[44] “Allâh’ın, sizden önce gelip geçen kullarının halini tefekkür edin! Dün nerede idiler, bugün neredeler?”[45]

O bir konuşmasında konuyla ilgili şöyle demiştir: “Nerede herkesin hayran olduğu güzel yüzlü insanlar? Nerede gençliğine mağrur olan yiğitler? Nerede ihtişamlı şehirler kurup etrafını yüksek surlarla çeviren hükümdarlar? Nerede harp meydanlarının mağlubiyet tanımayan kahramanları? Zaman hepsini çürütüp yerle bir etti. Hepsi kabrin karanlıklarına gömülüp gittiler. Acele edin, acele edin! Vakit geçmeden aklınızı başınıza alın da ölüm ötesine bir an evvel hazırlanın! Kendinizi kurtarın, kendinizi kurtarın!”[46] Hz. Ebû Bekir’in bu sözleri insanları kibirden uzaklaştırıp tevazua davet ettiği gibi aynı zamanda insanın faniliğini ve yeğâne baki kalacak zâtın Allah olduğunu haber veren âyetleri[47], örnekler vermek sûretiyle tefsir etmektedir.

Bir kimse Hz. Ebû Bekir’i methettiğinde o şöyle dua ederdi: “Allah’ım, sen beni benden daha iyi bilirsin. Ben de kendimi onlardan daha iyi bilirim. Allah’ım, beni onların zannettiğinden daha hayırlı eyle! Onların bilmediği hatalarımı mağfiret eyle, söyledikleri şu sözler sebebiyle de beni hesaba çekme!”[48] Onun bu sözleri, yine kibri yasaklayan ve tevazua teşvik eden âyetlerin[49] tefsiri esnasında zikredilebilir.

m) Ahzâb Sûresi

Bilindiği üzere el-Ahzâb 33/56 âyetinde Nebiyy-i Ekrem’e salât u selam getirilmesi emredilmektedir. Ebû Bekir (r.a) ise salevatın faydasını şöyle açıklamıştır: “Rasûl-i Ekrem’e ihlâsla salevat getirmek günahları, suyun ateşi söndürmesinden daha çabuk yok eder. Ona muhabbetle selam göndermek, pek çok köle âzat etmekten daha faziletlidir. Allah Rasûlü’nü sevmek ise canların özünden ve Allah yolunda kılıç vurmaktan daha üstündür.”[50]

n) Saffât Sûresi

Müşrikler, “Melekler -hâşa- Allah’ın kızları” dediklerinde Ebû Bekir onlara bu sözlerinin yanlışlığını göstermek üzere, “Peki o zaman anneleri kim?” diye sormuş, onlar da “Cinlerin efendilerinin kızları” cevabını vermişlerdir.[51] Onun bu diyaloğu şu âyetin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmaktadır: “Allah ile cinler arasında bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler kendilerinin hesap yerine götürüleceğini bilirler.”[52]

o) Mü’min Sûresi

Ebû Bekir (r.a) şöyle demiştir: “Kur’ân’da, «Günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden» ifadelerinin bulunduğu âyetten[53] daha ümid verici bir âyet görmedim. Zira burada Yüce Allah, mağfireti tevbenin kabulünden önce zikretmektedir.”[54] Hz. Ebû Bekir bu sözüyle Kur’ân’ın çok ince bir işaretine temas ederek güzel bir çıkarımda bulunmuştur. Ancak Kurtubî’nin senedsiz olarak zikrettiği bir rivayete göre bu âyeti en ümid verici âyet olarak gören kişi Hz. Ömer’dir. O rivayette Hz. Ebû Bekir el-İsrâ 17/84 âyetine işaret etmiştir.[55]

ö) Fussılet Sûresi

Bir gün Hz. Ebû Bekir arkadaşlarına; “Şu iki âyet hakkında ne diyorsunuz: «Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra istikamet üzere olanlar…»[56], «İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar…»[57]” diye sordu. Onlar da; “«İstikamet üzere olanlar» günah işlemeyenler, diğeri de «İmanlarına günah bulaştırmayanlardır»” dediler. Ebû Bekir; “Onları yanlış mânalara hamlettiniz” dedikten sonra şöyle açıkladı: “Rabbimiz Allah’tır, dediler, sonra istikamet üzere oldular, yani O’ndan başka bir ilâha meyletmediler. Diğerleri de imanlarına şirk bulaştırmadılar.”[58]

Saîd b. Nimrân (v. 70/690)[59] şöyle der: “Ebû Bekir Sıddîk’in yanında «Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra istikamet üzere olanlar…»[60] âyetini okudum. O bu âyeti; «Onlar Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayanlardır» diye tefsir etti.”[61] Ebû Bekir (r.a) bu âyeti, “O’ndan başka bir ilâha iltifat etmeyenler” diye de açıklamıştır.[62] Yine Saîd b. Nimrân’dan gelen bir rivayette “Lâ ilâhe illah sözü üzere müstakim olanlar” şeklinde tefsir etmiştir.[63]

Onun bu âyeti şu şekilde tefsir ettiği de nakledilmiştir: “İnsanlar (Rabbimiz Allah’tır, sözünü) söylediler. Kim bu söz üzere ölürse işte o istikamet üzere olanlardandır.”[64] Zemahşerî senedsiz olarak Hz. Ebû Bekir’in bu âyeti, “Sözlerinde istikâmet üzere oldukları gibi fiilen de istikamet üzere oldular” şeklinde tefsir ettiğini nakleder.[65] İbn Atıyye, Ebû Bekir ve onunla birlikte bir grup âlime göre mânanın, “Tevhidlerine bir halel getirmeyen ve imanları sarsılmayanlar” şeklinde olduğunu nakleder.[66]

Bu âyetle ilgili rivayetler, Hz. Ebû Bekir’den bize gelen en güzel tefsir örneklerinden sayılmalıdır.

p) Şûrâ Sûresi

Hz. Ebû Bekir şöyle derdi: “Vallahi Rasûl-i Ekrem’in yakınlarını kollamak benim için kendi yakınlarımı koruyup gözetmekten daha sevimlidir.”[67] “Muhammed (s.a.v)’in hukukunu Ehl-i Beyt’i içinde (onlara iyilik ederek) muhafaza ediniz, gözetiniz (onun Ehl-i Beyt’i hakkında kötü söz söylemeyiniz).”[68] Onun bu sözleri, “…De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum…”[69] âyetinin tefsiri mahiyetinde değerlendirilebilir.

r) Fetih Sûresi

İbn Abbas’a göre, “Sana gösterdiğimiz o rüyayı ve Kur’ân’da lânetlenen ağacı, ancak insanları sınamak için meydana getirdik”[70] âyetindeki rüya, Rasûlullah’ın, Hudeybiye senesi Mekke’ye girdiklerini gördüğü rüyadır. Ancak o, müşrikler tarafından geri çevrilip Mekke’ye giremeyince bazı müslümanlar bununla fitneye düştüler. Bu cümleden olarak Hz. Ömer, Ebû Bekir’e; “Allah’ın Rasûlü bize, Beytullah’a gireceğimizi ve onu tavaf edeceğimizi söylemedi mi?” dedi, Ebû Bekir de; “Onu bu sene yapacağımızı söylemedi, başka bir sene yapacağız” diye cevap verdi. İşte ashâb-ı kiramdan bazılarının bu şekilde şüpheye düşmesi sebebiyle bu âyet-i kerime nâzil oldu. Bir sonraki sene Rasûlullah (s.a.v) ve ashabı Mekke’ye girdiler ve bunun üzerine Allah Teâlâ: “Andolsun ki Allah, Rasûlü’nün rüyasını doğru çıkardı…”[71] âyet-i kerimesini indirdi.[72]

Kurtubî, bu rüyanın, bu âyet-i kerimenin iniş sebebi olmasını uzak görür. Çünkü ona göre âyet Mekke’de inmiş, hâlbuki Rasûlullah’ın bu rüyası Medine-i Münevvere’de olmuştur. Râzî ise bunu mümkün görür. Ona göre bu hâdiseler Medine’de olsa da rüyanın Mekke’de olması uzak değildir.[73]

Burada Hz. Ebû Bekir, âyetteki “Mescid-i Haram’a gireceksiniz”[74] ifadesinin o sene olması gerekmediğini, daha sonraki senelerde gerçekleşebileceğini sözlü olarak Hz. Ömer’e izah etmiştir.

s) Hucurât Sûresi

Sahibinin bilinmesini istemediği bilgileri elde etmeye çalışmak demek olan tecessüs[75] Kur’ân’da yasaklanmıştır.[76] Hz. Ebû Bekir, Amr b. Âs’ı vâli olarak gönderirken bu âyetin tefsiri mahiyetinde ona şu nasihatte bulunmuştur: “İnsanların gizli hallerini açığa çıkarma, görünen halleriyle yetin (ona göre muamele et)!”[77]

ş) İnsân Sûresi

Âyet-i kerimede “İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?”[78] buyrulmuştur. Maʻmer b. Müsennâ âyetteki “هل”in soru için değil “قد” mânasında olduğunu söyler. Akabinde Hz. Ebû Bekir’in bu âyeti okuduktan sonra söylediği şu sözü buna delil olarak getirir: “Keşke insanın anılan bir şey olmadığı zaman devam etseydi (Hz. Âdem hiç doğmasaydı) da imtihan edilmeseydik.”[79] Bu sözüyle Hz. Ebû Bekir, âyetin nasıl anlaşılması gerektiğini ortaya koymuştur.

t) Bürûc Sûresi

İbn Kesîr, “(Allah) dilediği şeyleri mutlaka yapandır”[80] âyetini şöyle tefsir eder: “Ne dilerse onu yapar, azameti, üstünlüğü, hikmeti ve adli sebebiyle O’nun hükmüne karşı gelecek yoktur, yaptığından hesaba çekilmez. Ebû Bekir Sıddîk’tan rivayet edildiği üzere o ölüm döşeğindeyken kendisine; «Doktor sana baktı mı?» denilince, «Evet» demiş, «Peki, sana ne dedi?» denilince de, «Ben dilediğimi yaparım, dedi» cevabını vermiştir.”[81] Hz. Ebû Bekir “Doktor” ile Allah Teâlâ’yı kastetmiştir. Onun bu konuşmasına, yukarıdaki âyetin izahı sadedinde tefsirlerimizde yer verilmektedir.

Hz. Ebû Bekir’in sözlerine ve konuşmalarına baktığımızda daha çok Kur’ân merkezli olduğunu görüyoruz. Bu da onun Kur’ân bilgisinin derinliğinden ve ona önem vermesinden kaynaklanmıştır. Her sözünde ve her konuşmasında mutlaka birkaç âyet-i kerime hatırına gelmekte ve bunlara atıfta bulunmaktadır. Fikirlerini ve tavsiyelerini âyetlerle desteklemektedir. Konuştuğu yere, muhataplarına ve bahsettiği konulara baktığımızda, o esnada okuduğu âyetin mânasıyla ilgili pekçok detay elde etmek mümkün olabilmektedir. Bunun yanında kendi sözleri de çoğu zaman Kur’ân ve sünnetten aldığı bilgilerin kendi ifade kalıplarına dökülmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla onun sözlerinden, aynı zamanda âyetleri nasıl anladığını görme imkânı doğmaktadır.


[1] el-Bakara 2/185.

[2] Abdürrazzak, Musannef, IV, 49.

[3] el-Bakara 2/197.

[4] Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, I, 533.

[5] İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 431/37043.

[6] Âl-i İmrân 3/103.

[7] en-Nisâ 4/15; en-Nûr 24/4, 13.

[8] Ahmed, I, 8 (Şuayb Arnaût “sahîh li-ğayrihî” olduğunu söylemiştir); Mervezî, Müsnedü Ebî Bekir es-Sıddîk, s. 147; Ebû Yaʻlâ, Müsned, I, 42; Heysemî, VI, 266.

[9] en-Nisâ 4/12, 176.

[10] Taberî, Tefsîr, VIII, 53, 55; Beğavî, II, 179; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 188.

[11] en-Nisâ 4/84.

[12] Ebû Hayyân, III, 731.

[13] Ahmed, I, 5 (Şuayb Arnaût isnadının “sahih” olduğunu söylemiştir); Beyhakî, Şuab, VI, 454/4468.

[14] el-Mâide 5/96.

[15] Taberî, Tefsîr, XI, 57.

[16] Taberî, Tefsîr, XI, 61, 63.

[17] Taberî, Tefsîr, XI, 63, 64.

[18] Taberî, Tefsîr, XI, 60, 63.

[19] Beğavî, III, 215-216.

[20] el-Aʻrâf 7/9.

[21] Zemahşerî, IV, 790.

[22] Taberânî, el-Muʻcemu’l-evsat, VIII, 164; Heysemî, VI, 116-117. Râvilerinden Şâzekûnî ve Vâkıdî zayıftır.

[23] et-Tevbe 9/12.

[24] İbn Ebî Hâtim, VI, 1761; İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 117. Krş. Saîd b. Mansûr, es-Sünen, II, 282; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 145/18125.

[25] İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 117.

[26] Bkz. Taberî, Târîh, III, 393.

[27] el-Bakara 2/43, 110; en-Nûr 24/56; el-Ahzâb 33/33; el-Mücâdele 58/13; el-Müzzemmil 73/20.

[28] et-Tevbe 9/60.

[29] Abdürrazzak, Musannef, IV, 49.

[30] İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 93; Ebü’ş-Şeyh el-Isbahânî, Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed b. Caʻfer b. Hayyân el-Ensârî (v. 369/979), el-Azame (I-V), thk. Rıdâullah b. Muhammed İdrîs el-Mübârekfûrî, Riyâd: Dâru’l-Âsıme, 1408, V, 1737.

[31] İbn Hacer, el-Metâlibü’l-âliye, XIV, 116.

[32] el-İsrâ 17/44.

[33] Bkz. Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 162-163.

[34] el-İsrâ 17/84.

[35] Kurtubî, X, 322; Âlûsî, VIII, 144. Hz. Ebû Bekir’in bu âyet-i kerimeyi en ümit verici âyet olarak tavsifi sebebiyle Medine-i Münevvere’deki Yeşil Kubbe’nin iç tarafından merkezine, yani Allah Rasûlü’ne en yakın yere bu âyet yazılmıştır (Hâmid, Hâlid Muhammed, Vasfu’l-Mescidi’n-Nebeviyyi’ş-Şerîf, Mısır: Dâru’l-Fârûk, 2014, s. 340, 344).

[36] el-Enbiyâ 21/90. İbn Kesîr, Tefsîr, V, 370. Krş. Hâkim, II, 415/3447; Beyhakî, Şuab, XIII, 162/10110.

[37] et-Tevbe 9/111.

[38] el-İnfitâr 82/11-12.

[39] Hâkim, II, 415/3447; Beyhakî, Şuab, XIII, 162/10110; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 198.

[40] en-Nûr 24/32. İbn Ebî Hâtim, VIII, 2582; İbn Kesîr, Tefsîr, VI, 51.

[41] Saʻlebî, VII, 95; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, XVI, 486. Aynı ifade İbn Mesʻûd’dan da rivayet edilmiştir (Taberî, Tefsîr, XIX, 166).

[42] Lokman 31/18.

[43] Ebû Nuaym, Hilye, I, 37; Hânî, Muhammed bin Abdullah, el-Hadâiku’l-verdiyye, Dımeşk, 1417, s. 288.

[44] Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 197.

[45] Ebû Nuaym, Hilye, I, 35-36.

[46] Ebû Nuaym, Hilye, I, 34-35; Beyhakî, Şuab, VII, 364/10595; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 198.

[47] Âl-i İmrân 3/185; el-Enbiyâ 21/34-35; el-Mü’minûn 23/15; el-Ankebût 29/57; ez-Zümer 39/30; er-Rahmân 55/26-27.

[48] İbn Asâkir, s. XXX, 332; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 201.

[49] el-Hıcr 15/88; el-Hac 22/34-35; Lokman 31/18.

[50] Hatîb el-Bağdâdî, Ebû Bekir Ahmed b. Ali b. Sâbit b. Ahmed b. Mehdî (v. 463/1071), Târîhu Bağdâd ve züyûlüh (I-XXIV), thk. Mustafa Abdülkadir Atâ, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1417, VII, 172; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VI, 654.

[51] Tefsîru Mücâhid, s. 571; Mukâtil b. Süleyman, III, 621; Taberî, Tefsîr, XXI, 121; İbn Ebî Hâtim, X, 3231; İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 42. Krş. Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 12.

[52] es-Sâffât 37/158.

[53] el-Mü’min 40/3.

[54] Ebû Hayyân, VII, 105.

[55] Kurtubî, X, 322; Âlûsî, VIII, 144

[56] Fussılet 41/30.

[57] el-En’âm 6/82.

[58] Hâkim, II, 478/3648; Ebû Nuaym, Hilye, I, 30; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 188. Krş. Taberî, Tefsîr, XXI, 464; İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 176.

[59] Pekçok kaynakta ismi Saîd b. İmrân şeklinde yanlış yazılmıştır.

[60] Fussılet 41/30.

[61] Abdullah b. Mübârek b. Vâzıh el-Hanzalî el-Mervezî, Ebû Abdirrahmân (v. 181/797), ez-Zühd ve’r-rekâik, thk. Habiburrahman el-Aʻzamî, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, ts., s. 110; Abdurrazzak b. Hemmâm b. Nâfiʻ el-Hımyerî el-Yemenî es-Sanʻânî, Ebu Bekir (v. 211/826-27), Tefsîru Abdirrazzak (I-III), thk. Mahmûd Muhammed Abduh, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1419, III, 154; İbn Saʻd, VI, 84.

[62] Taberî, Tefsîr, XXI, 464; İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 176.

[63] Taberânî, el-Hâfız Ebu’l-Kâsım Süleyman bin Ahmed b. Eyyûb (v. 360/971), ed-Duâ, thk. Mustafa Abdülkâdir Atâ, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1413, s. 458.

[64] Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 189. Tirmizî ve Taberî’de zikredilen rivayette bu söz Rasûl-i Ekrem’e refʻ edilir: “İnsanlar bunu söylediler, sonra onların çoğu küfre düştü. Kim bu söz üzere ölürse işte o istikamet üzere olanlardandır” (Tirmizî, Tefsir, 41/3250; Taberî, Tefsîr, XXI, 464). Tirmizî hadisin “garib” olduğunu söyler.

[65] Zemahşerî, IV, 198.

[66] İbn Atıyye, V, 14. Krş. İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, IV, 51.

[67] Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 12, Meğâzî, 14.

[68] Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 12, 22; İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 202.

[69] eş-Şûrâ 42/23.

[70] el-İsrâ 17/60.

[71] el-Feth 48/27.

[72] Râzî, XX, 360; Kurtubî, X, 282. Bkz. Taberî, Tefsîr, XXII, 257-258; Süyûtî, Lübâbü’n-nükûl, s. 215.

[73] Râzî, XX, 360; Kurtubî, X, 282.

[74] el-Feth 48/27.

[75] Kalʻacî, Mevsûatü fıkhi Ebî Bekri’s-Sıddîk, s. 67.

[76] el-Hucurât 49/12.

[77] İbn Asâkir, II, 66.

[78] el-İnsân 76/1.

[79] Maʻmer b. Müsennâ et-Teymî el-Basrî, Ebû Ubeyde (v. 209/824 [?]), Mecâzü’l-Kur’ân (I-II), thk. Muhammed Fuad Sezgin, Kâhire: Mektebetü Hancî, 1381, II, 279; Kurtubî, XIX, 120.

[80] el-Burûc 85/16.

[81] İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 372. Bkz. Ebû Nuaym, Maʻrifetü’s-sahâbe, I, 29.