Hz. Ebû Bekir’in, ilk günlerde İslâm’ın yerleşip yayılmasında hizmetleri olduğu gibi daha sonraki asırlarda da anlaşılıp yaşanmasında diğer insanlardan farklı bir yeri vardır. İslâmî ilimlerde her zaman onun görüşlerine öncelik verilmiş ve o bu alanda otorite olarak görülmüştür. Şimdi bu iddiayı delillendiren birkaç misale bakalım:
İbn Abbas’ın nakline göre Rasûlullah (s.a.v) insanları İslâm’a davet etmek için muhtelif bölgelere adamlar gönderiyordu. Bir kişi; “Ebû Bekir ve Ömer’i de gönderseniz!” dedi. Rasûl-i Ekrem; “Ebû Bekir ve Ömer’e ihtiyacım var. Ebû Bekir ve Ömer İslâm’da, insandaki kulak ve göz mesabesindedir” buyurdu.[1]
İbn Abbas’a bir mesele sorulduğunda bu hususta Kur’ân’da bir hüküm varsa onu naklederdi. Kur’ân’da yok da Rasûlullah’tan bir bilgi nakledilmişse onunla cevap verirdi. O da yoksa Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in görüş ve tatbikatına müracaat ederdi. O da bulunmazsa sorulan meselede kendi reyine göre hüküm verirdi.[2]
Abdullah b. Mesʻûd (r.a); “Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte Mina’da (dört rekâtlık farzları) iki rekât kıldım, Ebû Bekir’le de iki rekât kıldım, Ömer’le de iki rekât kıldım…” demiştir.[3] Bu sözüyle o, Allah Rasûlü’nden sonra Hz. Ebû Bekir ve Ömer’i, fiilleri delil alınacak kişiler olarak gördüğünü ortaya koymuştur.
İbn Ömer de aynı şekilde; “Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte haccettim, gündüz namazların nâfilelerini kılmazdı, Ebû Bekir’le birlikte haccettim, o da gündüz namazların nâfilelerini kılmazdı, Ömer’le birlikte haccettim, o da gündüz namazların nâfilelerini kılmazdı…”[4] diyerek aynı anlayışı ortaya koymuştur.
İmam Zührî; “Rasûlullah (s.a.v) ve ondan sonraki iki halife tarafından, «Hadlerde kadınların şahitliği caiz değildir» diye bir sünnet ortaya konmuştur”[5] diyerek Hulefâ-i Râşidîn’in dinde delil oluşunu ifade etmiştir.
Hz. Ebû Bekir’in, Allah Rasûlü’nün vefatından sonra İslâm’ın yayılmasına çok hizmetleri olmuştur. İbn Kesir, “De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Yurdun (dünyanın) sonunun kimin lehine olduğunu yakında bileceksiniz. Gerçek şu ki, zalimler iflah olmazlar”[6] âyetini tefsir ederken Allah Teâlâ’nın Nebî’sine olan vaʻdini yerine getirdiğini, İslâm’ı yeryüzüne yerleştirdiğini, onu düşmanlarına hâkim kıldığını, Mekke’yi fethettiğini, onu, kavminden kendisini yalanlayanlara ve düşmanlık edenlere karşı galip getirdiğini, dininin Arap Yarımadası’nın diğer yerlerine, aynı şekilde Yemen ve Bahreyn’e de yerleştiğini, bütün bunların onun hayatında gerçekleştiğini, vefatından sonra halifeleri zamanında da nice şehirlerin, bölgelerin ve arazilerin fethedildiğini söyler.[7] Yani Rasûlullah’a vaʻd edilen fetihlerin bir kısmı onun halifeleri zamanında gerçekleşmiştir. Bu da Râşit Halifeler’in İslâm’ın teşekkülündeki önemini ortaya koymaktadır. Şah Veliyyullah ed-Dihlevî bunu şöyle ifade eder:
“Kur’ân ve Sünnet’te Rasûl-i Ekrem’e nisbet ve vaʻd edilen bazı hususlar henüz tamamlanmadan o Mele-i Aʻlâ’ya intikal etmiştir. Bu işler, ona niyabeten halifeler eliyle gerçekleşmiştir. Sonradan tamamlanan bu işler hakikatte yine ona nisbet edilir. Zira halifeleri, onun uzuvları, eli ayağı mesabesindedir, onun adına iş yapmışlardır.”[8] Dihlevî’ye göre Hulefâ-i Raşidîn devri, nübüvvet devrinin tamamlayıcısıdır. Aralarındaki fark sadece vahyin kesilmiş olmasıdır.[9] Yine o, Râşid Halifeler’den biri bir hüküm verip uygulamış ve müslümanlar da onu tatbik etmişlerse o hükmün artık dinde delil olarak kabul edildiğini söyler.[10] Yine Kitap ve Sünnet’ten sonra fıkhın en mühim ve en üstün kısmının, Hulefâ-i Râşidîn’in icmaları olduğunu söyler.[11] Ona göre Hulefâ-i Râşidîn’in amellerinin hüccet oluşu üç kısma ayrılır:
1) Halifelerin yapıp da ashab-ı kiramın üzerinde ittifak ettiği ameller, daha sonraki nesiller için bağlayıcı bir icmadır.
2) Hakkında re’y ve ictihada mahal olmayan ameller merfû sünnet hükmündedir.
3) İctihada imkân olan ve sahabeden başkalarının muhalefet ettiği ama kendilerine itaat edilmesi vacip ülülemr oldukları için halifelerin ictihadına boyun eğdikleri ameller. Bu kısmın hüccet oluşu hususunda usul âlimleri ihtilaf etmişlerdir.[12]
Naklettiğimiz bu rivayetler, Hz. Ebû Bekir’in dinde ve bilhassa da dînî ilimlerde önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir.
[1] Hâkim, III, 78/4448; İbn Hacer, Ebü’l-Fadl Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Ahmed el-Askalânî (v. 852/1449), İthâfü’l-mehera bi’l-fevâidi’l-mübtekira min etrâfi’l-aşera (I-XIX), thk. Züheyr b. Nâsır en-Nâsır ve diğerleri, el-Medîne: Mecmau’l-Melik Fehd li-tıbâati’l-Mushafi’ş-Şerîf, 1415/1994, IV, 265/4241; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 135. Zehebî, “Bu rivayette Hafs b. Ömer el-Adenî teferrüd etmiştir. O ise vâhîdir” demiştir.
[2] Dârimî, Mukaddime, 20/168; İbn Ebî Şeybe, Musannef, IV, 544/22994.
[3] Buhârî, Taksîru’s-Salâh, 2; Müslim, Müsâfirîn, 19.
[4] Abdürrazzak, Musannef, II, 557. Ancak Hanefîler bu tür rivayetleri, korku ve imkânsızlık hallerine yormuşlar, sünnet ve nâfilelerde sefer sebebiyle kısaltma ve terkin olmayacağını söylemişlerdir. Çünkü sefer esnasında namazı kısaltmak akılla değil vahiyle bilinebilecek bir şeydir. Naslarda ise sadece farzların kısaltılacağı ifade edilmiştir (Bkz. Serahsî, Ebû Bekr Şemsü’l-eimme Muhammed b. Ebî Sehl Ahmed (v. 483/1090 [?]), el-Mebsût (I-XXX), Beyrut: Dâru’l-Maʻrife, 1414/1993, I, 236).
[5] İbn Ebî Şeybe, Musannef, V, 533/28714.
[6] el-En’âm 6/135.
[7] İbn Kesîr, Tefsîr, III, 345.
[8] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, I, 109.
[9] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, I, 137.
[10] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 46.
[11] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 371.
[12] Ömerî, Asru’l-hilâfeti’r-râşide, s. 93.