4. Âyetlerden Fıkhî Hükümler Çıkarması

Hz. Ebû Bekir’in fıkhî tefsire de katkıları olmuştur. Kendisinden bazı âyetlerdeki fıkhî hükümlerle ilgili açıklamalar nakledilmiştir. Şimdi buna dair bazı örnekler zikredelim:

a) İbadetler

– Hz. Ebû Bekir’den besmeleyle ilgili görüşler nakledilmiştir. Hatîb el-Bağdâdî, Besmele’nin namazda açıktan söyleneceğini Dört Halife’den nakletmiştir ama İbn Kesîr bu rivayeti garîb görür.[1] Diğer taraftan bunun aksine namazda Besmele’nin açıktan söylenmeyeceği yine dört halife ve diğer sahabilerden nakledilmiştir. Enes bin Mâlik’ten, Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman’ın namaz kılarken kıraate hiç besmele çekmeden doğrudan Fâtiha ile başladıkları nakledilir.[2] İmâm Mâlik bu görüşü kabul etmiştir. Şâfiî ve diğer bazı fakihler Besmele’nin açık, bir kısmı da gizli söylenmesi gerektiği görüşüne varmış, ancak iki halde de namazın sahih olacağı görüşünde icma etmişlerdir.[3]

– Hz. Ebû Bekir’den, Bakara sûresinin 187. âyetiyle ilgili olarak sahura dair bir görüş nakledilmiştir. Taberî, Sâlim’den Hz. Ebû Bekir’in sahuru son ana kadar geciktirdiğini ifade eden bir rivayete yer verir ancak Ahmed Muhammed Şâkir isnadındaki ınkıtâʻ sebebiyle bunun zayıf olduğunu söyler.[4] İbn Kesîr, sahuru geciktirmekten bahsederken “rivayet edildi” diye temrîz sîğasıyla Hz. Ebû Bekir, Ömer, Ali ve diğer bazı sahabilerden onların fecre yakın vakte kadar sahura müsamaha ettiklerini nakleder.[5] Hz. Ebû Bekir’in; “Ramazanda (teravih) namazından ayrılıp, hizmetçilerden alelacele sahur yemeği getirmelerini isterdik, çünkü fecrin doğmasından korkardık”[6] sözü de bu görüşü destekler mahiyettedir.

– Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin, el-Bakara 2/228’de geçen قُرُوءٍ kelimesini “hayız” olarak anladıkları rivayet edilmiştir. Ebû Hanîfe ve ashabının mezhebi de budur.[7]

– en-Nisâ 4/43 âyetinin tefsirinde Hz. Ebû Bekir’den teyemmüm yaparken kolları koltuk altlarına kadar meshetmek gerektiği yönünde bir görüş rivayet edilmiştir.[8]

– Ebû Hüreyre, İnşikâk ve Alâk sûrelerini okuyunca Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’in ve onlardan daha hayırlı olan Nebiyy-i Ekrem’in secde ettiğini bildirmiştir.[9]

b) Ferâiz

Ferâiz, İslâm miras hukukunu inceleyen bir ilim dalıdır. “Ferâiz” farz kökünden türemiş farîza kelimesinin çoğuludur. “Farz” masdar olarak “bir şeyi belirlemek, takdir etmek, kesinleştirmek, açıklamak” mânasına gelir. İsim olarak farz ve farîza kelimeleri “takdir ve tayin edilmiş şey, belirlenmiş pay” anlamındadır. Farz ile eş anlamlı olan farîza, İslâm literatüründe mükelleften yapılması kesin ve bağlayıcı bir şekilde istenen dinî görevleri ifade ettiği gibi, evlenme akdi gereği kadına ödenmesi gereken mehir ve mirasçıların terikedeki payları da önceden belirlenmiş olduğu için farîza olarak anılır. Kur’ân’da farîza kelimesinin son iki anlamda kullanıldığı görülür.[10] Bununla birlikte her dinî görevin literatürde ayrı bir isimle anılması sebebiyle olmalıdır ki ferâiz giderek mirasçıların terikedeki paylarını ifade eden bir terim halini almıştır. Bu maktû paylar İslâm miras hukukunun en önemli kısmını oluşturduğundan miras hukukuna “paylar ilmi” anlamındaki ilmü’l-ferâiz denmeye ve konu klasik fıkıh kitaplarında “kitâbü’l-ferâiz” başlığı altında ele alınmaya başlanmıştır.[11]

Hz. Ebû Bekir’den bu ilmin sahasına giren bazı açıklamalar rivayet edilmiştir. Bunların bir kısmı şunlardır:

– en-Nisâ 4/11’de miras taksiminden bahsedilir. Bir kısım âlimlere göre ferâizde kardeşlerin hepsi dedeyle düşerler, tıpkı baba ile düştükleri gibi. Bu, Ebû Bekir es-Sıddîk’ın da görüşüdür.[12]

– Ebû Bekir (r.a), en-Nisâ 4/12’de geçen “Kelâle” kelimesinin mânası hakkında ictihad ederek; “Çocuğu ve babası olmayan (mevtâ)dır” demişti. Ömer (r.a) halife olunca “Kelâle, çocuğu olmayan (mevtâ)dır” dedi. Daha sonra da; “Hz. Ebû Bekir’e muhâlefet edersem Allah’tan hayâ ederim. Kelâle çocuğu ve babası olmayan kişidir” dedi.[13]

Daha sonra Ömer (r.a), Hz. Ebû Bekir ile kelâle hususunda ihtilaf ettiklerini, doğru olanın kendi görüşü olduğunu söylemiştir.[14] Bir de Hz. Ömer, ana-baba bir kardeşlerle ana bir kardeşleri aynı anda bulunduklarında “üçte bir”de ortak yapmıştır. Ebû Bekir (r.a) ise ona muhâlefet etmiştir.[15]

– Yine en-Nisâ 4/12 âyetinin “bir erkek yahut bir kız kardeşi varsa” kısmını Ebû Bekir (r.a) “bir anneden” şeklinde tefsir etmiştir.[16]

– Ebû Bekir (r.a) bir hutbesinde şöyle demiştir: “Dikkat edin Ferâiz ile alâkalı Nisâ sûresinin başındaki âyeti Allah (c.c) oğul ve baba hakkında indirmiştir. İkinci âyeti koca, karı ve anabir kardeşler hakkında, son âyetini ana-baba bir erkek ve kız kardeşler hakkında, Enfâl sûresinin son âyetini ülü’l-erhâm hakkında indirmiştir. Onlar Allah’ın kitâbına göre, birbirlerine mirasçı olmaya, asabeden akrabalığın hak sahibi kıldığı kimselerden daha lâyıktırlar.”[17]

c) Hadler

“Had”, Kur’ân ve Sünnet’te belirlenmiş, kısas ve diyet dışındaki cezaî müeyyideleri ifade eden bir fıkıh terimidir. Çoğulu “hudûd” olan had kelimesi, sözlükte masdar olarak “engel olmak, iki şeyin arasını ayırmak”; isim olarak “iki şeyin birbirine karışmasını önleyen şey, bir nesnenin uç ve kenar kısmı, sınır, tanım” gibi anlamlara gelir. Fıkıhta, Allah hakkı olarak yerine getirilmesi gereken, miktar ve keyfiyeti nasla belirlenmiş cezaî müeyyideleri ifade eder.[18]

Hz. Ebû Bekir’den hadlerle ilgili bazı görüşler nakledilmiştir. Bunların bir kısmı şöyledir:

– Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in köle karşılığında hür bir kimseyi kısasen öldürmedikleri nakledilir (el-Bakara 2/178-179).[19]

– en-Nisâ 4/15’de zina eden kadınların cezasından bahsedilir. İbn Ömer’e göre Nebî (s.a.v), Ebû Bekir ve Ömer bekâr zâniye yüz sopa vurmuşlar ve bir sene sürgün etmişlerdir.[20]

– en-Nisâ 4/92’de hata ile öldürülen kimselerin diyetlerinden bahsedilir. Zührî, Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in, ehl-i zimmetin diyetini, Müslümanın diyeti gibi kabul ettiklerini söyler.[21]

– Hırsızın elinin, ne kadar mal çaldığında kesileceği hususunda ihtilaf edilmiştir: Çoğu âlim, dinarın dörtte birinden az miktarda mal karşılığında hırsızın elinin kesilmeyeceği görüşündedir. Dinarın dörtte birini veya o kıymette bir mal çalarsa eli kesilir. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali bu görüştedir (el-Mâide 5/38).[22] Diğer taraftan Hz. Ebû Bekir’in beş dirhem kıymetindeki bir kalkan sebebiyle hırsızın elini kestiği nakledilir.[23] Hırsız ilk çaldığında sağ eli bileğinden kesilir. İkinci kez çalarsa ayak ekleminden sol ayağı kesilir. Üçüncü kez çaldığında ne yapılacağı hususunda ihtilaf edilmiştir. Çoğunluk sol elinin kesileceği görüşündedir. Dördüncü kez çalarsa sağ ayağı kesilir. Bundan sonra bir şey daha çalarsa tazir cezası verilir ve tevbe ettiği ortaya çıkıncaya kadar hapsedilir. Bu görüş Ebû Bekir es-Sıddîk’dan rivayet edilmiştir.[24]

– Bir adam başka birinin elini ısırmıştı, o da elini çekerek onun ön dişini kırdı. Ebû Bekir (r.a) ona kısas veya diyetle hükmetmedi, ısıranı suçlu buldu (el-Mâide 5/45).[25] Yine Ebû Bekir (r.a) kulak için 15 deve diyet verilmesine hükmederek; “Bu, işitmeye zarar vermez ve kuvveti azaltmaz. Saç ve sarık onun ayıbını örter” demiştir.[26]

– Âyetlerde Allah Rasûlü’nü incitenlerin cezası şöyle dile getirilir: “Allah’ın Rasûlü’ne eziyet edenler için mutlaka elem verici bir azap vardır”[27], “Allah ve Rasûlü’nü incitenlere Allah, dünyada ve ahirette lânet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azap hazırlamıştır.”[28] Burada bahsedilen elim ve alçaltıcı azabın ne olduğunu Hz. Ebû Bekir şu olay vesilesiyle açıklamıştır: Yemame emiri Muhacir b. Ebî Ümeyye, Rasûl-i Ekrem’e söven ve müslümanları hicveden iki şarkıcı kadının birer elini kesip ön dişlerini söktürmüştü. Bu durumu haber alan Ebû Bekir (r.a) ona bir mektup yazarak; “Acele edip benden önce hüküm vermeseydin Allah Rasûlü’ne söven kadını öldürmeni emrederdim. Zira enbiyanın haddi diğer hadlere benzemez. Bu şenaeti bir mü’min işlerse mürted olur, anlaşmalı biri işlerse o da muharip ve anlaşmayı bozan durumuna düşer. Müslümanları hicveden kimseye gelince eğer o Müslüman olduğunu iddia eden biriyse onu tedip etmek, ikazda bulunmak gerekir, ona müsle yapılmaz. Zimmî ise ömrüme yemin olsun ki (kendisiyle anlaşma yaparak) devamına müsaade ettiğimiz şirk hali, bu söylediklerinden daha büyüktür” demiş, müsleden sakınmasını emretmiş, bunun ancak kısasta yapılabileceğini, bunun dışında günah olduğunu ve nefret duygularını uyandıracağını ifade etmiştir.[29]

– Bir kişi bakire bir kıza tecavüz etmiş ve bu yaptığını ikrar etmişti. Ebû Bekir (r.a) onun bekâr mı yoksa başından evlilik geçmiş biri mi olduğunu sordu. Bekâr olduğunu öğrenince ona yüz celde vurdu ve Fedek’e sürgün etti. Sonra bu adam o kadınla evlendi ve Yemame günü şehit oldu (en-Nûr 24/2).[30]

– Bir kimse bir kadınla zina eder, sonra da onunla evlenmek isterse Ebû Bekir Sıddîk bunu caiz görmüştür (en-Nûr 24/3).[31]

d) Ganimetler

– Cenâb-ı Hak, Âl-i İmrân 3/161’de emanete ve ganimet malına hainlik etmeyi yasaklamaktadır. Abdullah b. Amr b. Âs’tan rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir ve Ömer ganimetten mal çalan bir kimsenin eşyasını yak­mışlar, ganimetteki payını iptal etmişler ve onu dövmüşlerdir.[32] Yine Ebû Bekir, Ziyâd b. Lebîd’e (v. 41/661) mektup yazarak; “Ganimet savaşta bulunana verilir” demiştir.[33]

– el-Enfâl 8/41’de humustan (Ganimetlerden devlet bütçesine ayrılan beşte birlik paydan) bahsedilir. Rasûlullah’ın humus’tan aldığı hisseyi, vefatından sonra yerine geçen halifenin Müslümanların maslahatına sarfedeceği Hz. Ebû Bekir, Ali, Katâde ve bir grup âlimden rivayet edilmiştir.[34] Nitekim Allah’ın ve Rasûlü’nün humustaki hakkı, Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in hilafetinde Allah yolunda cihad için at satın almak ve benzeri hazırlıklar için harcanmıştır. Hz. Ali de aynı hükmü tatbik etmiştir.[35]

e) Diğer Konular

– Hz. Ebû Bekir faizle ilgili bir hüküm vermiştir. O, Şam’a geldiğinde Ecnâd emîrlerine şu mektubu yazmıştır: “Siz faizin çok yaygın olduğu topraklara indiniz. Altını altınla, gümüşü gümüşle ancak aynı gramda, yiyeceği de yiyecekle ancak aynı ölçüde alıp-satın!”[36] Ebû Bekir (r.a) bu mektubuyla el-Bakara 2/275-279 âyetlerinde bahsedilen faiz hakkındaki görüşünü ortaya koymuş, bu konuda ittihâdü’l-cins ile keyl ve vezni, diğer bir ifadeyle “keyl mea’l-cins”i esas aldığını göstermiştir.[37]

– Ondan halvet ve mehirle ilgili bir hüküm de nakledilmiştir. “Halvet”, nikâh akdinden sonra ve birleşmeden önce kadın ve erkeğin baş başa kalmasını ifade eden bir fıkıh terimidir.[38] Hz. Ebû Bekir’e göre koca, karısıyla halvette kalırsa, gerdeğe girmese bile kadın mehrin tamamına hak kazanır. Diğer halifeler de böyle hükmetmişlerdir (el-Bakara 2/237).[39]

– Hz. Ebû Bekir’in hüküm verdiği konular arasında yiyecekler de vardır. Mesela ona göre deniz yılanı, yılan şeklinde bir balık olduğu için yenmesi ittifakla mubahtır. Bu Ebû Bekir, Ömer, İbn Ömer, İbn Abbas, Zeyd b. Sâbit ve Ebû Hüreyre’nin görüşüdür (el-Mâide 5/95).[40]

– Ebû Bekir (r.a), yemin ve kefaretlerle ilgili olarak da şu görüşü belirtmiştir: Kişi bir şeyi yemeyi kendisine haram kıldıysa, aynen onu yememek için yemin etmiş gibidir. Onu yemediği müddetçe keffaret ödemesi gerekmez. Bu, Ebû Bekir ve Âişe’den rivayet edilmiştir (et-Tahrîm 66/2).[41]

Hz. Ebû Bekir’in fıkha dair daha pekçok görüş ve hükümleri vardır. Biz burada sadece âyetlerle doğrudan ilgili olan ve ahkâm tefsiri alanına giren görüşlerini zikrettik. Onun fıkhî yönü ise daha önce zikrettiğimiz gibi Kalʻacî tarafından Mevsûatü fıkhi Ebî Bekri’s-Sıddîk isimli eserde genişçe işlenmiştir.


[1] İbn Kesîr, Tefsîr, I, 117-118.

[2] Buhârî, Ezân, 89; Beğavî, I, 51-52; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 118.

[3] İbn Kesîr, Tefsîr, I, 118.

[4] Taberî, Tefsîr, III, 521; Heysemî, III, 154.

[5] İbn Kesîr, Tefsîr, I, 514.

[6] Muvatta’, es-Salâtü fî Ramadân, 7.

[7] İbn Kesîr, Tefsîr, I, 608.

[8] Ebû Hayyân, III, 656.

[9] İbn Asâkir, LVI, 90.

[10] Bkz. el-Bakara 2/236; en-Nisâ 4/11, 24; et-Tevbe 9/60.

[11] Bardakoğlu, Ali, “Ferâiz” mad., DİA, yıl: 1995, XII, 362.

[12] Beğavî, II, 175.

[13] Abdurrazzâk, Musannef, X, 304; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VI, 368. Krş. Taberî, Tefsîr, IX, 437; İbn Kesîr, Tefsîr, II, 230.

[14] Hâkim, II, 332/3187 (Zehebî, Buhârî ve Müslim’in şartları üzere sahih olduğunu bildirmiştir); Saîd b. Mansûr, Tefsîr, III, 1182.

[15] İbn Kesîr, Tefsîr, II, 486.

[16] İbn Kesîr, Tefsîr, II, 230.

[17] Taberî, Tefsîr, IX, 431; Beğavî, II, 180; İbn Kesîr, Tefsîr, II, 483.

[18] Bardakoğlu, Ali, “Had” mad., DİA, yıl: 1996, XIV, 547.

[19] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VIII, 63; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 191.

[20] Beğavî, II, 182.

[21] Ebû Yûsuf, el-Âsâr, s. 220/972. Krş. Ebû Hayyân, IV, 25. Taberî’de (IX, 51) Hz. Ömer yerine Hz. Osman zikredilmektedir.

[22] Beğavî, III, 52.

[23] Dârekutnî, Ebü’l-Hasen Ali b. Ömer b. Ahmed b. Mehdî b. Mesʻûd b. Nu’mân b. Dînâr el-Bağdâdî (v. 385/995), Sünen (I-V), thk. Şuayb Arnaût, Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1424/2004, IV, 248/3410; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 194.

[24] Beğavî, III, 53.

[25] Buhârî, İcâre, 5.

[26] Abdürrazzak, Musannef, IX, 323; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VIII, 149.

[27] et-Tevbe 9/61.

[28] el-Ahzâb 33/57.

[29] Taberî, Târîh, III, 341-342; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, V, 569; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 192-193.

[30] Bkz. Muvatta’, Hudûd, 13; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VIII, 388; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 193.

[31] Ebû Hayyân, VIII, 11.

[32] Ebû Dâvûd, Cihâd, 135/2715; Hâkim, II, 142/2591; Beğavî, II, 128. Elbânî rivayetin “zayıf” olduğunu söylemiştir.

[33] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 86.

[34] İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 62.

[35] İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 63.

[36] Tahâvî, Şerhu Meâni’l-âsâr, IV, 70.

[37] Faizin cereyan ettiği malların başında yer alan altın ile gümüşteki faizin illetinin ne olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunların başında “Cins birliğinin bulunması ve tartılabilir (vezni) olması” gelir. Hanefî, Hanbelî, Ca‘ferî ve Zeydî âlimlerinin benimsediği bu görüşe göre altın altınla veya gümüş gümüşle mübadele edildiğinde fazlalık faizine engel olmak için bedellerin eşit ağırlıkta bulunması şarttır. Cinsler değiştiği takdirde (Altınla gümüşün mübadelesinde olduğu gibi) peşin mübadelede bedeller farklı ağırlıklarda olabilir (Bkz. Özsoy, İsmail, “Faiz” mad., DİA, yıl: 1995, XII, 115).

[38] Çeker, Orhan, “Halvet” mad., DİA, yıl: 1997, XV, 384.

[39] İbn Kesîr, Tefsîr, I, 643.

[40] Beğavî, III, 101.

[41] Beğavî, VIII, 163.