Vahyin iniş sürecini yaşayan ve o ortamda bulunan bir insanın, vahiy tarafından tasdik edilmesi, medhedilmesi ve örnek gösterilmesi ne kadar tabii ise yine vahiy tarafından zaman zaman ikaz edilmesi de o kadar doğaldır. Hz. Ebû Bekir için de bu tür uyarılar olmuştur. Bunlar arasından şu dikkat çekici misalleri seçmek uygun olacaktır:
1. Misal: Ebû Bekir (r.a) namaz kılarken Kur’ân’ı hafif sesle okurdu. Ömer (r.a) ise sesini yükseltirdi. Ebû Bekir’e; “Niye böyle yapıyorsun?” denildiğinde; “Rabbime münacatta bulunuyorum (O’nunla başbaşa ve gizlice görüşüyorum), O benim ihtiyacımı biliyor” cevabını verdi. (Allah Rasûlü tarafından) ona; “Güzel yapıyorsun!” denildi. Hz. Ömer’e; “Niye böyle yapıyorsun?” denildiğinde; “Şeytanı kovuyor, uyuklayanı uyandırıyorum” dedi. Ona da; “Güzel yapıyorsun!” denildi. Ancak “Namazında yüksek sesle okuma, onda sesini fazla da kısma, ikisinin arası bir yol tut!”[1] âyet-i kerimesi nâzil olunca, Ebû Bekir’e; “Sesini biraz yükselt!”, Ömer’e de; “Biraz kıs!” denildi.[2] Farklı rivayetlerden anlaşıldığına göre burada soru soran kişi Rasûlullah’tır. Gelen âyetle ikaz edilenler ise başta Rasûlullah (s.a.v), Ebû Bekir ve Ömer olmak üzere bütün Müslümanlardır.
2. Misal: Hz. Ebû Bekir, akrabalarından Mıstah isimli bir fakire devamlı yardımda bulunurdu. Hz. Âişe’ye ağır iftiraların atıldığı İfk Hâdisesi’nde Mıstah’ın da müfterilerin arasında yer aldığını görünce, bir daha ona yardımda bulunmayacağına dair yemin etti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerimeyi inzâl buyurdu: “İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere (mallarından) vermeyeceklerine dair yemin etmesinler; affetsinler, bağışlayıp geçsinler. Allah’ın sizi affetmesini istemez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”[3] Bu ikaz üzerine Ebû Bekir; “Evet, vallahi Allah’ın beni affetmesini çok isterim!” diyerek Mıstah’a yine önceki gibi vermeye devam etti ve: “Vallahi ona yaptığım yardımı bir daha asla kesmem!” dedi.[4]
Âyette “fazilet sahibi” denilerek Hz. Ebû Bekir’e işaret edildiği âyetin siyâkından ve sebeb-i nüzulünden anlaşılmaktadır. Faziletten maksat da dindeki fazilettir. Bir kişi diğerine haksız yere kötülük etse, o da ona olan mali yardımını kesse günahkâr olmaz, âlimler bu konuda ittifak etmişlerdir. Ancak buradaki nehiy, dinî olgunluk bakımından “muhsinler seviyesine”ne çıkmış insanlara hastır.[5]
Dahhâk, Hz. Ebû Bekir gibi başka müslümanların da iftiracılarla bağlarını kesmeye ve onlara yardımcı olmamaya yemin ettiklerini, bunun üzerine yukarıdaki âyetin inerek onları ikaz ettiğini ve bu şekilde yemin etmekten nehyettiğini söyler.[6] İbn Kuteybe ise, Mıstah ile birlikte Ebû Bekir’in başka akrabalarının da bu iftira kampanyasına katıldığını, Ebû Bekir’in onlara yardımcı olmamak için de yemin ettiğini belirtir.[7]
Ayrıca el-Bakara 2/224 âyetinin de Mıstah ile alâkalı bu yemin sebebiyle Ebû Bekir hakkında indiği rivayet edilir.[8] Mukâtil b. Süleyman’dan gelen bir rivayete göre ise bu âyet, “Müslüman oluncaya kadar oğlum Abdurrahman’a sıla-i rahimde bulunmayacağım, ona hiçbir iyilik yapmayacağım” diye yemin ettiği zaman Ebû Bekir hakkında nâzil olmuş ve onu ikaz etmiştir.[9] Bu âyetin Abdullah b. Revâha hakkında indiği de nakledilmiştir.[10] Tabiidir ki bu âyetlerin nüzûlüne sebep olduğu rivayet edilen Hz. Ebû Bekir ve Abdullah b. Revâha birer örnektirler. Onların durumunda olan ve aynı şartlarda benzer davranış sergileyen diğer mü’minler de bu âyetlerin hükmüne dâhildir.
3. Misal: “…Yeminlerinizin bağladığı kimselere paylarını verin…”[11] âyet-i kerimesinin Hz. Ebû Bekir ve oğlu Abdurrahman hakkında nâzil olduğu söylenmiştir. Abdurrahman müslüman olmamakta direnince Ebû Bekir (r.a), ona hiçbir şekilde infakta bulunmayacağına ve miras bırakmayacağına yemin etmişti. Ancak oğlu müslüman olunca Allah Tealâ bu âyet-i kerime ile Nebiyy-i Ekrem’e, ona mirastan payını verdirmesini emretti.[12] Saîd b. Cübeyr bu âyeti, “Onlara mirastan paylarını verin” şeklinde tefsir etmiş ve “Hz. Ebû Bekir bir köle ile anlaşmıştı, köle vefat ettiğinde Ebû Bekir ona mirasçı oldu” demiştir.[13]
4. Misal: Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdurrahman’ın anlattığına göre Ashab-ı Suffe fakir kimselerdi. Bir defasında Nebiyy-i Ekrem (s.a.v); “İki kişilik yiyeceği olan onlardan bir üçüncüsünü, dört kişilik yiyeceği olan bir beşincisini veya altıncısını alıp birlikte götürsün!” buyurmuştu. Ebû Bekir bunlardan üçünü evine götürdü. Nebiyy-i Ekrem de on tanesini götürdü. Ebû Bekir’in ev halkı; Abdurrahman, babası, annesi, bir de hizmetçiden ibâretti. Ebû Bekir, Nebiyy-i Ekrem’in hanesinde akşam yemeğini yedi. Yatsı namazı kılınıncaya kadar orada kaldı. Sonra misafirlerini eve getirip ailesine onları ağırlamalarını tembih etti. Tekrar Nebiyy-i Ekrem’in hanesine gitti. Efendimiz’in istirahate çekileceği vakte kadar orada kaldı. Geceden Allah’ın dilediği kadar bir müddet geçtikten sonra evine geldi. Hanımı ona; “Seni misafirlerinin yanında bulunmaktan alıkoyan nedir?” diye sordu. O da; “Onlara hâlâ yemek vermedin mi?” diye çıkıştı. Hanımı; “Sen gelmedikçe yemeyeceklerini söylediler. Kendilerine yemek ikram edildi, ama kabul etmediler” dedi. Abdurrahman hemen oradan savuşup saklandı. Babası; “Be hey cimri ve insaniyetsiz herif!” diye seslendi, ona sövüp saydı. Sonra misafirlerine hiddetle; “Yiyin, yemekte tat, tuz bırakmadınız!” dedikten sonra, “Vallahi bu yemekten asla yemeyeceğim!” diye yemin etti. Bir müddet sonra sakinleşip yemeye başladı. Yemek yerken her bir lokmayı aldıkça alttan daha fazla artıyordu. Nihayet misafirler doydular. Yemek de ilk halinden daha ziyade artmış vaziyette duruyordu…[14] İbn Kesîr, bu hâdisenin, “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez”[15] âyetinin sebeb-i nüzulüne benzediğini söyler.[16] Bu durumda âyet-i kerime Ebû Bekir için bir ikaz niteliği taşımaktadır.
5. Misal: Mağlup edilen Temîm kabilesinin eşrafı, müslümanlar tarafından esir alınan yakınlarını kurtarmak için yanlarına şairlerini de alarak kalabalık bir heyetle Rasûlullah’ın huzuruna gelmişlerdi. Müslümanlarla şiir söyleme ve güzel konuşma üzerine yarıştılar. Ancak sonunda, Kur’ân’ın fesahat ve belagatıyla dilleri terbiye edilen müslüman şair ve hatiplerin kendilerinden daha üstün olduğunu itiraf etmek mecburiyetinde kaldılar. Şairlerinden ve önde gelen simalarından olan Akraʻ b. Hâbis (v. 33/653-54); “Bu zatın hatibi, bizim hatibimizden, şairi de bizim şairimizden üstündür. Onların sesleri, bizim seslerimizin fevkindedir!..” diyerek arkadaşlarıyla birlikte iman ettiler. Allah Rasûlü (s.a.v) heyet üyelerine bol miktarda hediyeler verdi.[17] O esnada Ebû Bekir ile Ömer, Nebiyy-i Ekrem’in huzurunda biraz tartıştılar. Ebû Bekir; “Onların üzerine Kaʻkâʻ b. Maʻbed’i[18] emir tayin et” dedi. Ömer de; “Akraʻ b. Hâbis’i emir tayin et” dedi. Ebû Bekir; “Sen bu sözünle ancak bana muhalefet etmek istedin” dedi. Ömer; “Hayır, sana muhalefet etmek istemedim” dedi ve tartışırlarken sesleri yükseldi. Bunun üzerine şu âyet-i kerimeler nâzil oldu: “Ey iman edenler! Allah’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin! Allah’tan korkun! Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. Ey iman edenler! Seslerinizi Nebî’nin sesinden fazla yükseltmeyin! Birbirinize bağırdığınız gibi ona yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa çıkıverir.”[19] Bundan sonra Ömer (r.a), Nebiyy-i Ekrem’in huzurunda konuştuğu zaman sesini o kadar kısardı ki, Rasûlullah (s.a.v) onun sözünü işitemez, ne söylediğini kendisine sormak mecburiyetinde kalırdı.[20]
İbn Ebî Müleyke (v. 117/735): “(Bu ümmetin) en hayırlı iki kişisi, Ebû Bekir ve Ömer az daha helak oluyorlardı” diyerek yukarıdaki hâdiseyi nakletmiştir.[21]
Bu âyet-i kerimeler nâzil olunca Ebû Bekir de, Nebiyy-i Ekrem’le ancak sırdaş olanın konuştuğu gibi çok alçak sesle konuşmaya başladı. Bunun üzerine Allah Tealâ, Ebû Bekir ve Ömer hakkında, “Allah’ın Rasûlü’nün huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takva ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır”[22] âyet-i kerimesini indirdi.[23] Bu durum Hz. Ebû Bekir’in Allah’ın emirleri karşısındaki itaatkâr tavrını ortaya koymaktadır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın ikazı gelince derhal emre uymuş, Allah Rasûlü’nün yanında büyük bir hürmetle konuşmaya başlamış, bunun üzerine de kendisini medheden ve müjdeleyen diğer bir âyet-i kerime nâzil olmuştur.
6. Misal: Selman-ı Fârisî, bir seferde Rasûlullah’ın ashabından iki kişiyle birlikte idi. Onların hizmetlerini görür, buna mukabil de yemeklerinden yerdi. Birgün insanlar yürüdüğünde Selman uyuyakaldı ve onlarla birlikte gidemedi. İki arkadaşı, onu arayıp bulamayınca çadırlarını kendileri kurarak konakladılar ve; “Selman pişmiş yemeğe ve kurulmuş çadıra gelmekten başka bir şey bilmiyor” dediler. Selman geldiğinde onu, kendilerine katık istemek üzere Allah Rasûlü’ne gönderdiler. Selman, elinde bir kapla Rasûlullah’ın yanına varıp; “Ey Allah’ın Elçisi! Arkadaşlarım beni size gönderdiler. Şayet yanınızda katık varsa biraz rica ediyorlar” dedi. Allah’ın Rasûlü; “Arkadaşların katığı ne yapacaklar, onlar katıklarını yediler!” buyurdu. Selman dönerek Rasûlullah’ın sözlerini onlara nakletti. Arkadaşları hemen kalkıp Allah Rasûlü’nün yanına gelerek; “Seni hak ile gönderene yemin olsun ki konakladığımızdan beri herhangi bir yemek yemedik” dediler. Rasûlullah (s.a.v); “Konuşmalarınızla siz Selman’ı katık olarak yediniz” buyurdu. Bu hâdisenin peşinden, “…Hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır?”[24] âyet-i kerimesi nâzil oldu. Diğer bir rivayete göre bu iki kişinin Ebû Bekir ve Ömer olduğu ifade edilir. Bu rivayette Allah Rasûlü; “Ben o kardeşinizin etini, dişlerinizin arasında görüyorum” buyurmuştu. Bunun üzerine o sahabiler; “Yâ Rasûlallah! Bizim için istiğfar ediver!” dediler. Allah Rasûlü de; “(Gıybetini yaptığınız) arkadaşınıza rica edin, sizin için o istiğfarda bulunsun!” buyurdu.[25]
Vahye muhatap olan insanlar, işte böylesine hassas ve kritik bir ortamda yaşamışlardır. Duygu, düşünce, söz ve davranışları gerektiğinde anında karşılık bulabilmiştir. Bazen övgüye lâyık görülen halleri olurken, zaman zaman da ilahi ikaz ve itaplara maruz kalmışlardır. Yukarıda zikredilen rivayetlerden anlaşıldığı üzere Hz. Ebû Bekir’in bir kısım hareketleri bazı âyetlerin inmesine sebep olmuş ve bu durum bütün insanların doğrular ve yanlışlar konusunda daha fazla bilgilenmesini sağlamıştır.
[1] el-İsrâ, 110.
[2] Taberî, Tefsîr, XVII, 586; İbn Kesîr, Tefsîr, V, 129.
[3] en-Nûr 24/22.
[4] Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56. Bkz. Tefsîru Mücâhid, s. 490; Ferrâ, II, 248; İbn Kuteybe, s. 259; Taberî, Tefsîr, II, 546, XIX, 123-128, 136; İbn Ebî Hâtim, VIII, 2542; İbn Kesîr, Tefsîr, VI, 20, 23, 31.
[5] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 191.
[6] Tefsîru Dahhâk, II, 609.
[7] İbn Kuteybe, s. 259.
[8] Taberî, Tefsîr, IV, 423.
[9] Mukâtil b. Süleyman, I, 192; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, I, 194.
[10] İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, I, 194.
[11] en-Nisâ 4/33.
[12] Ebû Dâvûd, Ferâiz, 16/2923; Râzî, X, 86; Ebû Hayyân, III, 621; İbn Kesîr, Tefsîr, II, 290.
[13] Taberî, Tefsîr, VIII, 275; İbn Kesîr, Tefsîr, II, 291.
[14] Buhârî, Mevâkitu’s-Salât, 41; Müslim, Eşribe, 176.
[15] el-Mâide 5/87.
[16] İbn Kesîr, Tefsîr, III, 170.
[17] İbn Hişâm, II, 560-567.
[18] Vefatı 8/629’dan sonradır (Zirikli, Ebû Gays Muhammed Hayrüddîn b. Mahmûd b. Muhammed b. Alî b. Fâris ez-Ziriklî ed-Dımaşkî (1396/1976), el-Aʻlâm (I-VIII), Dâru’l-İlm li’l-Melâyîn, 2002, V, 202).
[19] el-Hucurât 49/1-2.
[20] Buhârî, Meğâzî, 68, Tefsîru’l-Kur’ân, 49/2; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 49/3266.
[21] Buhârî, Tefsîru’l-Kur’ân, 49/1; İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 365.
[22] el-Hucurât 49/3.
[23] Vâhıdî, Esbâbu nüzûli’l-Kur’ân, s. 403 (isnadsız olarak). Krş. İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 365.
[24] el-Hucurât 49/12.
[25] İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 383-384; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VII, 572.