Kur’ân hakkında, lazım gelen ilimleri bilmeden ve gerekli cehd ü gayreti göstermeden konuşmak hiçbir zaman doğru görülmemiştir. Bir âyeti anlamaya çalışırken, öncelikle onu açıklayan başka bir âyet veya hadisin olup olmadığına bakmak, sonra sahabe ve tâbiînin sözlerini araştırmak, bunların hiçbiri bulunamadığında tefsir için gerekli olan dil ve edebiyat gibi diğer ilimlerden istifade ederek bir ictihad yapmak gerektiği hep söylenegelmiştir. Bu ictihad da bir re’ydir ancak makbul bir re’ydir. Bir de bu usul takip edilmeden kişinin âyetler hakkında aklına gelen düşünceleri söylemesi vardır ki o da merdut olan re’y cümlesindendir.
Kur’ân’ın tefsirini yapmak; Allah adına söz söylemek, Allah’ın murâdını açıklamak ve O’ndan nakilde bulunmak mânasına geldiği için çok hassas davranılması gereken bir ilmî faaliyettir. Fahreddin er-Râzî, “…O zalimler, ölümün (boğucu) dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara; «Haydi canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız!» derken onların halini bir görsen!”[1] âyetinin tefsirinde mühim bir hususa dikkat çeker: “Âyetin son kısmı delalet ediyor ki bu şiddetli azap iki günahın birleşmesi neticesinde ortaya çıkmaktadır: Allah’a iftira etmek ve Allah’ın âyetlerine karşı kibirlenmek. Ben diyorum ki, etrafına baktığında ilim sıfatını taşıyan ve onunla meşgul olanların çoğunun bu iki çeşit âfet ve bela üzere devam ettiğini görürsün. Bu durumdan, onun eserlerinden ve neticelerinden Allah’a sığınırız.”[2]
İbn Kesîr, Kur’ân’ı mücerred rey ile tefsir etmenin haram olduğunu söyleyerek; “Kim Kur’ân hakkında (gerekli ilmî araştırmayı yapmadan) kendi re’yi yani görüşü ile söz söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın!”[3], “Kim Kur’ân hakkında kendi re’yi ile bir şey söylerse, bu görüşünde isabet etse bile hatâ etmiştir.”[4] hadis-i şeriflerini nakleder. Ona göre böyle yapan biri, bilmediği bir şeyde tekellüfe girmiş, emredilmediği, hatta kendisine izin verilmeyen bir şeyi yapmıştır. Görüşü isabetli olsa bile işi usulünce yapmadığı için hata etmiştir. Bu metodla devam ederse bir yerde isabet etse pek çok yerde hata edeceği muhakkaktır. Bu sebeple selef-i salihînden bir cemaat, âyet hakkında bilmedikleri bir şey söylemenin günahından korkarak bundan şiddetle sakınmışlardır. Nitekim: Ebû Bekir (r.a); “Allah(ın Kitâbı) hakkında bilmediğim bir şeyi söylersem beni hangi yer taşır, hangi sema gölgelendirir?”[5] demiştir.
Hz. Ebû Bekir’e bir âyet sorulduğunda; “Allah’ın Kitâbı hakkında O’nun murâd etmediği bir şeyi söylersem beni hangi arz alır ve hangi sema gölgelendirir” diye cevap vermiştir.[6] Yine ona وَفَاكِهَةً وَأَبًّا âyeti sorulduğunda; “Allah’ın Kitâbı hakkında bilmediğim bir şeyi söylersem beni hangi sema gölgelendirir ve hangi arz taşır” demiştir.[7] İbn Sîrîn şöyle der: “Nebî (s.a.v)’den sonra bilmediği hususlarda konuşmaktan Ebû Bekir’den daha fazla korkan biri olmadı…”[8]
Hz. Ömer de bir gün minberde وَفَاكِهَةً وَأَبًّا âyetini okuduktan sonra; “Bu fâkihe, onu biliyoruz, peki «ebb» nedir?” diye sormuş. Sonra kendisine dönerek; “İşte bu tekellüftür (zorlamadır) ey Ömer!” demiştir.[9] Abdullah b. Ömer şöyle der: “Medine fukahasına yetiştim, onlar tefsir hususunda söz söylemeyi çok büyük (ve tehlikeli) bir şey olarak görürlerdi.”[10]
Bir misal vermek gerekirse, müfessirler Hurûf-ı Mukattaa hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı, “Bunlar, Allah Teâlâ’nın, ilmini kendisine sakladığı şeylerdendir” diyerek onların bilgisini Allah’a havale etmiş ve onları tefsir etmemişlerdir. Kurtubî, Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin de bu görüşte olduğunu nakleder.[11]
İbn Kesîr’e göre bu ve benzeri sahih rivayetler şöyle anlaşılmalıdır: Selef, tefsirle ilgili bilmedikleri bir konuda konuşmanın günahından korkarak bu işten son derece çekinmişlerdir. Ancak gerek lügat, gerekse şerʻî hususlarda kişinin bildiği bir hususta konuşması böyle değildir, onun için herhangi bir günah yoktur. İşte bu sebeple onlardan tefsire dair rivayetler gelmiştir. Onların hem tefsirle ilgili konuşmanın aleyhine sözler söyleyip hem de tefsire dair rivayetler nakletmesi bir tezat değldir. Zira onlar bildikleri hususlarda konuşmuşlar, bilmedikleri hususlarda sükût etmişlerdir.[12]
İbn Kesîr’in yaptığı bu ince ayrım çok mühimdir. Tefsirde, hadiste ve diğer bütün İslâmî ilimlerde bilerek konuşmak, daima ilmî esaslara riayet etmek çok önemlidir. İbn Kesîr daha da ileri giderek şunu da açıkça ifade eder: Allah’ın Kitâbı ve onun tefsiri hususunda bir ilme sahip olan kişi onu mutlaka söylemeli ve insanlara öğretmelidir. Nasıl ki kişinin bilmediği hususlarda sükût etmesi zarurî ise bildiği hususları anlatıp öğretmesi de üzerine bir vazifedir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah, kendilerine kitap verilenlerden; «Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz» diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kötü!”[13] Allah Rasûlü de; “Bir kimse kendisinden sorulan bir bilgiyi (bildiği halde) gizler de cevap vermezse, Allah Teâlâ, kıyamet günü ona ateşten bir gem vurur” buyurmuştur.[14]
Hatta daha da ileri giden İbn Kesîr, yukarıdaki âyet-i kerime mucibince Kelâmullah’ın mânalarını keşfetmek için çalışmayan ve onun tefsiriyle meşgul olmayan âlimlerin zemmedileceğini ifade eder. Âlimler, Kur’ân’ın mânalarını öğrenmek için ilim merkezlerine koşmalı, onları öğrenmek ve öğretmek için gayret göstermelidirler. Allah Teâlâ, Kitâb’ından yüz çevirip dünyaya ve dünyalık toplamaya yöneldikleri için Ehl-i Kitâb’ı yermiştir. O zaman bize düşen, Allah Teâlâ’nın zemmettiği hale düşmekten kaçınmak, bize emrettiği şeylere yapışmak, bize inzâl buyurduğu Kitâb’ını öğrenmek ve başkalarına da öğretmek, onun ince mânalarını anlayıp insanlara anlatmaktır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir. Bilin ki Allah, ölümünden sonra yeryüzünü canlandırıyor. Düşünesiniz diye gerçekten size âyetleri açıkladık.”[15] Bunun yanında daha pek çok âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak kullarını Kur’ân’ı anlamaya teşvik etmektedir.[16]
Yani usulüne uygun bir şekilde, ilmî yollarla Kur’ân tefsirine ağırlık vermek, Kur’ân’ın mânalarını keşfetmek için çalışmak, onu en güzel şekilde anlayıp diğer insanlara anlatmak lüzumlu ve zaruridir. İnsanları buna teşvik etmek gerekir. Ancak burada önemli bir şarta dikkat etmelidir, o da: Kur’ân-ı Kerim hakkında konuşurken son derece hassas ve ihtiyatlı davranmak. Az önce gördüğümüz üzere ashab-ı kiram ve tâbiîn böyle davranmışlardır. Onlar, Kur’ân’ın tefsiriyle alâkalı olarak konuşmanın, “Allah adına konuşmak” olduğunu söylemişlerdir.[17] Bu sebeple bilmedikleri bir şeyi söylemekten kaçınmışlardır. Bunun bir misalini İbn Ömer şöyle anlatır: Rasûl-i Ekrem’in yanındaydık; “Söyleyin bakalım, müslüman kişiye benzeyen ağaç hangisidir. O ağaç yeşildir, yaprağını hiç dökmez, o şöyle şöyledir (diye o ağacın güzel vasıflarını saydı. Sonra da:) «Rabbinin izniyle her an meyvesini verip durur»[18]” buyurdu. Gönlüme o ağacın hurma olduğu geldi. Ancak baktım Hz. Ebû Bekir ve Ömer konuşmuyorlar, ben de konuşmayı uygun görmedim. İnsanlar (isabetli) bir cevap veremeyince Rasûlullah (s.a.v); “O hurma ağacıdır” buyurdu. Oradan ayrıldığımızda babam Hz. Ömer’e; “Babacığım, vallahi gönlüme o ağacın hurma olduğu geldi” dedim. “Peki, niçin söylemedin?” dedi. “Siz konuşmayınca ben de bir şey söylemeyi uygun bulmadım” dedim. Bunun üzerine babam bana şöyle dedi: “Sen onu söylemiş olsaydın, bu benim için şundan şundan daha sevimli olurdu.”[19]
Bu rivayette Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in, herhangi bir bilgiye dayanmadan âyet ve hadis hakkında konuşmadıkları görülmektedir. Demek ki Kur’ân hakkında ilmî usullere uymadan konuşmak doğru değildir. Bu kaide hadisler için de aynen geçerlidir. Nitekim Hâfız Ebû Bekir b. Hayr (v. 575)[20] şöyle nakleder:
“Âlimler şu hususta ittifak etmişlerdir ki bir müslümanın, yanında velev en zayıf rivayet şekliyle de olsa bir senedi olmadan herhangi bir söz hakkında «Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu» demesi helâl olmaz.”[21]
Rasûlullah’ın bu husustaki ikazları ise çok şiddetlidir: “Benim ağzımdan yalan uydurmayınız! Her kim benim ağzımdan yalan söylerse cehenneme girsin!”, “Her kim, söylemediğim şeyleri bana isnâd ederse cehennemdeki yerine hazırlansın!”, “…Her kim benim ağzımdan bilerek yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın!».”[22]
Din, insanoğlu için hayatî bir öneme sahiptir. Hatta bundan daha ileridir, zira ebedi hayatını ilgilendirmektedir. Dolayısıyla dinî bir meseleden bahsederken son derece dikkatli davranmak gerekmektedir. İşte Hz. Ebû Bekir’in hayatında bu hassasiyeti görmekteyiz.
[1] el-Enʻâm, 93.
[2] Râzî, XIII, 69.
[3] Tirmizî, Tefsîr, 1/2951. Tirmizî “hasen” olduğunu söylemiştir.
[4] Tirmizî, Tefsîr, 1/2952. Tirmizî “ğarîb” olduğunu söylemiştir.
[5] İmâm Mâlik b. Enes b. Mâlik b. Âmir el-Asbahi el-Medenî (v. 179), Muvatta’ (Zührî rivayeti), thk. Beşşâr Avvâd Maʻrûf – Mahmûd Halîl, Müessesetü’r-Risâle, 1412, II, 166 (Kitâbü’l-Câmî, 70/2079); İbn Ebî Şeybe, Musannef, VI, 136/30103.
[6] Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 188.
[7] Beğavî, I, 46; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 188. Krş. Taberî, Tefsîr, I, 78.
[8] İbn Saʻd, III, 177; İbn Abdilberr, Câmiu beyâni’l-ilmi ve fadlih, II, 830; İbn Asâkir, XXX, 327; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 202.
[9] İbn Ebî Şeybe, Musannef, VI, 136/30105.
[10] Mukâtil ibn Süleyman, V, 16.
[11] Kurtubî, I, 154; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 156.
[12] İbn Kesîr, Tefsîr, I, 10-13.
[13] Âl-i İmrân 3/187. Krş. Âl-i İmrân 3/77.
[14] Ebû Dâvûd, İlim, 9/3658; Tirmizî, İlim 3/2649 (“hasen” olduğunu söylemiştir); İbn Mâce, Mukaddime 24; Ahmed, II, 263, 296, 305, 344, 353, 495.
[15] el-Hadîd 57/16-17.
[16] en-Nisâ 4/82; Sâd 38/29; Muhammed 47/24. İbn Kesîr, Tefsîr, I, 6.
[17] İbn Kesîr, Tefsîr, I, 13.
[18] İbrahim 14/25.
[19] Buhârî, Tefsîr, 14/1.
[20] Endülüs İşbiliye’li şeyh, imam, kırâat âlimi, hâfız, üstad, sağlam ve güvenilir bir muhaddis, edîb, geniş ilim sahibi bir kişidir. Lisan ilminden çok büyük nasibi vardır. Kendi tabakasında onun gibi birinin olmadığı söylenir. 502’de doğmuş 575’te vefat etmiştir (Zehebî, Aʻlâmü’n-nübelâ, XXI, 85-86).
[21] Süyûtî, Abdurrahman b. Ebî Bekr, Celâlüddin (v. 911/1505), Tahzîru’l-havâss min ekâzîbi’l-kussâs, thk. Muhammed es-Sabbâğ, Beyrut: el-Mektebü’l-İslâmî, 1394/1974, s. 108, 180; Ali el-Kârî, Ebü’l-Hasen Nûrüddîn Alî b. Sultân Muhammed el-Kârî el-Herevî (ö. 1014/1605), el-Esrâru’l-merfûa fi’l-ahbâri’l-mevdûʻa (el-Mevdûʻâtü’l-kübrâ), thk. Muhammed es-Sabbâğ, Beyrut: Dâru’l-Emâne, ts., s. 44-45.
[22] Buhârî, İlim, 38.