“Muvafakât” tabirini ilk olarak Hz. Ömer, bazı görüş ve tekliflerinin âyetler tarafında tasdik edilmesini ifade sadedinde kendisi için kullanmış, “Şu hususlarda Rabbime muvafakat ettim” demiştir.[1] Biz de burada “muvafakât” tabiriyle, vahyin zaman zaman Hz. Ebû Bekir’in görüşüne uygun olarak inişini kastediyoruz. Bu konuda meşhur olan sahabi malum olduğu üzere Hz. Ömer’dir.[2] Ancak, onun kadar açık olmamakla birlikte Hz. Ebû Bekir’in de bir takım muvafakâtından bahsetmek mümkündür. Bu durum, onun İslâm’ı anlayış ve idrakinin yüksekliğine delalet eder. Konuyla ilgili olabilecek bazı misalleri şu şekilde zikredip değerlendirmek mümkündür:
a) Urve b. Zübeyr, Abdullah b. Amr bin Âs’a; “Müşriklerin Rasûlullah’a yaptığı eziyetlerin en şiddetlisini bana haber verebilir misin?” diye sormuş, o da şunları anlatmış: “Rasûlullah (s.a.v) Kâbe’nin avlusunda namaz kılarken, Ukbe b. Ebî Muayt geldi, Rasûlullah’ı omzundan tuttu, elbisesini boynuna dolayıp şiddetle sıkarak onu boğmaya çalıştı. O esnada Ebû Bekir (r.a) gelerek omzundan tutup onu Rasûl-i Ekrem’in başından defetti ve; «Bir kişiyi, “Rabbim Allah’tır” dediği için öldürecek misiniz? Hâlbuki o, Rabbinizden size apaçık mûcizeler ve deliller getirmiştir!» dedi.”[3] Hz. Ebû Bekir’in bu sözleri el-Mü’min 40/28 âyetindeki ifadelerle birebir aynıdır. Ancak âyetin, Bu hâdiseden önce mi yoksa sonra mı indiği hususunda herhangi bir bilgi yoktur. Sonra indiyse bu olay, Hz. Ebû Bekir’in bir muvafakatı sayılmalıdır. Önce indiyse, bu sefer de rivayet, Ebû Bekir’in Kur’ân’la nasıl içiçe yaşadığını ve âyetlerin mânasını meydana gelen olaylara tatbik edebildiğini göstermektedir.
b) Benzer bir örnek de şu hâdisedir: Ebû Tâlib, vefatına sebep olan hastalığına yakalandığında Kureyş kendisine; “Ey Ebû Tâlib, kardeşinin oğluna birisini gönder de o anlatmakta olduğu cennetten sana şifa olacak bir şeyler göndermesini iste!” dediler. Ebû Tâlib’in gönderdiği elçi Nebiyy-i Ekrem’i aradı ve nihayet onu Hz. Ebû Bekir ile otururken buldu; “Ey Muhammed, amcan; «Ben zayıf, hasta bir ihtiyarım, şu anlatmakta olduğun cennetin yiyecek ve içeceklerinden bana şifa olacak bir şeyler gönder!» diyor” dedi. Allah Rasûlü’nün yanında bulunan Hz. Ebû Bekir elçiye; “Allah muhakkak onları kâfirlere haram kılmıştır” diye cevap verdi. Elçi Kureyşlilere dönüp; “Benimle gönderdiğiniz haberi Muhammed’e ulaştırdım, bana bir cevap vermedi, yanında bulunan Ebû Bekir; «Muhakkak Allah onları kâfirlere haram kılmıştır» dedi” diye olanları anlattı. Kureyşliler tekrar birisini aynı mesajla Allah Rasûlü’ne göndermesi için Ebû Tâlib’e ısrar ettiler. O da dayanamayıp nihayetinde yanında bulunanlardan birini Rasûlullah’a gönderdi. Bu elçi de Allah Rasûlü’nü daha önce oturduğu yerde buldu ve aynen birinci elçinin söylediklerini söyledi. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v); “Hiç şüphesiz Allah, onun yiyecek ve içeceklerini kâfirlere haram kılmıştır!” buyurdu…[4] İlk olarak Hz. Ebû Bekir’in, ikinci olarak da Allah Rasûlü’nün elçiye verdikleri cevaplar el-Aʻrâf 7/50 âyetine uygun düşmektedir. Ancak bu âyetin de yaşanan o hâdiseden önce mi yoksa sonra mı indiğine dair bir bilgi yoktur. Sonra inmiş olma ihtimaline göre burada güzel bir müvâfakat örneğinden bahsetmek mümkündür. Hz. Ebû Bekir’in sözünün, Allah Rasûlü’nün sonradan bildirdiği hükme muvafık düştüğü ise açıktır.
c) Bunlara göre biraz daha kuvvetli sayılabilecek bir örnek şudur: İbn Abbas şöyle nakleder: “Rasûlullah (s.a.v) Mekke’den çıkarıldığı zaman Ebû Bekir (r.a) şöyle dedi: «Onlar nebîlerini kendi şehrinden çıkardılar. Artık onlar mutlaka helâk olacaklardır.» Bunun üzerine savaşa izin veren şu âyet-i kerime nâzil oldu: «Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin, karşı koyarak savaşmalarına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kâdirdir».”[5] Hz. Ebû Bekir der ki: “Bu âyet nâzil olunca anladım ki, (müşriklerle) savaş olacak.”[6]
d) Konuyla ilgili diğer bir misali İbn Kesîr, el-Bakara 2/217’nin tefsirinde İbn İshak’tan naklen şöyle kaydeder: Müşrikler Abdullah b. Cahş seriyyesi hakkında, “Muhammed ve ashabı haram ayı helâl saydılar. O ayda kan döktüler, ganimet aldılar ve adamları esir ettiler” demişlerdi. O zaman Hz. Ebû Bekir onlara; “Haram aylarda adam öldürmeyi büyük günah sayıyorsunuz, ancak akıllı ve insaflı bir kişi doğruyu görecek olursa sizin Muhammed’in söylediklerinden insanları alıkoymanız ve Beytullah’ta secde eden biri görülmesin diye Allah’ın mescidinden onun ehlini çıkarmanız bundan daha büyük bir günahtır” diye başlayıp devam eden bir şiirle cevap vermiştir. Bunları kaydeden İbn Kesîr, İbn Hişâm’ın bu şiiri Abdullah b. Cahş’a nisbet ettiğini de hatırlatır.[7] Eğer şiir Ebû Bekir’e aitse onun bu sözlerini tasdiken, “Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır…”[8] âyeti nâzil olmuştur.[9]
e) Konuyla ilgili örnekler arasında zikredilebilecek bir rivayet de şöyledir: Hz. Ömer’in anlattığına göre Bedir günü Rasûlullah (s.a.v) müşriklere baktı, onlar bin kişiydiler. Ashabı ise üç yüz on dokuz kişi idi. Hemen kıbleye yönelip ellerini kaldırdı. Rabbine sesli olarak şöyle yakarmaya başladı: “Allah’ım, bana olan vaʻdini yerine getir. Allah’ım, bana zafer ihsan eyle! Allah’ım, eğer ehl-i İslâm’ın bu topluluğunu helâk edersen artık yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacak!” Ellerini kaldırmış bir vaziyette tazarru ve niyazlarına öylesine devam etti ki ridası omuzundan düştü. Bunu gören Ebû Bekir (r.a), yanına gelerek ridasını aldı, omuzuna attı ve yaklaşıp; “Ey Allah’ın Rasûlü, Rabbine olan niyazın kâfidir. Allah Teâlâ sana olan vaʻdini mutlaka yerine getirecektir” dedi. O esnada Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ şu âyet-i kerimeyi inzâl buyurdu: “Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da; «Ben peşpeşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim» diyerek duanızı kabul buyurmuştu.”[10] Gerçekten Allah (c.c) o gün mü’minlere meleklerle yardım etti.”[11]
İbn Abbas şöyle der: “Rasûlullah (s.a.v) Bedir günü; «Allah’ım, bize olan yardım sözünü ve zafer vaʻdini (gerçekleştirmeni) istiyorum. Allah’ım, eğer (bu İslâm cemiyetinin helâkını) dilersen yeryüzünde bir daha sana ibadet edilmez!» diye ısrarla niyazda bulunuyordu. Ebû Bekir, Allah Rasûlü’nün elini tutarak; «Yâ Rasûlallah, bu kadar ısrar yeter!» dedi. Akabinde Allah Rasûlü; «Yakında o topluluk bozulacak, onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır»[12] âyetini okuyarak çadırdan dışarı çıktı.”[13]
Diğer bir rivayete göre Allah Rasûlü (s.a.v) gölgelikte bu duasından sonra biraz dalmıştı, az sonra uyandı ve; “Ebû Bekir, sana Allah’ın yardımı geldi. İşte Cibrîl (a.s), bir atın yularını tutmuş götürüyor, üstü başı toz toprak içinde” dedi.[14] Hz. Ali şöyle der: “Cibril (a.s) bin melekle Nebiyy-i Ekrem’in sağına indi, orada Ebû Bekir vardı. Mikail (a.s) bin melekle Nebiyy-i Ekrem’in sol tarafına indi, orada da ben vardım.”[15]
Anlatılan bu olayın detaylarına dikkatlice bakıldığında Hz. Ebû Bekir’in sözlerinin âyetlerle desteklenip tasdik edildiğini söylemek mümkündür.
f) Konuyla ilgili belki de en kuvvetli misal Finhâs hâdisesidir. Abdullah b. Abbas’ın nakline göre Ebû Bekir es-Sıddîk bir gün içerisinde Yahudilerin kitaplarını okudukları Beytü’l-Midrâs’a girmişti. Orada yahudilerden çok sayıda insan gördü. Bunlar Finhâs isimli bir adamın etrafına toplanmışlardı. Bu adam yahudilerin âlimlerinden ve hahamlarından idi. Finhâs’ın yanında bir âlim daha vardı ki onun ismi de Eşyaʻ idi. Ebû Bekir (r.a); “Yazıklar olsun sana Finhâs! Allah’tan kork ve müslüman ol. Vallahi sen de bilirsin ki Muhammed, Allah’ın Rasûlü’dür ve size Allah katından hakkı getirmiştir, onun vasıflarını, yanınızda bulunan Tevrat ve İncil’de yazılı olarak bulmaktasınız” dedi. Finhâs; “Vallahi Ebû Bekir, biz Allah’a muhtaç değiliz, ama o bize muhtaçtır. Onun bize yalvardığı gibi biz ona yalvarmıyoruz. Biz ondan müstağniyiz. Eğer Allah bizden zengin olsaydı dostunuzun zannettiği gibi bizden borç istemezdi. O size faizi yasaklıyor ama bize veriyor. Şayet zengin olsaydı bize faiz vermezdi”[16] dedi. Bunun üzerine Ebû Bekir öfkelendi, Finhâs’ın yüzüne şiddetli bir tokat vurdu ve; “Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer aramızda anlaşma olmasaydı boynunu vururdum ey Allah’ın düşmanı. Eğer doğru iseniz gücünüz yettiğince bizi yalanlayın bakalım!” dedi.
Finhâs, Allah Rasûlü’ne gidip; “Arkadaşının bana ne yaptığını gördün mü?” diyerek Ebû Bekir’in kendisine haksız yere vurduğunu söyledi. Rasûlullah (s.a.v), Ebû Bekir’e; “Bunu niye yaptın?” diye sordu. Ebû Bekir; “Ey Allah’ın Rasûlü, bu Allah düşmanı büyük bir söz etti; zannediyor ki Allah fakirdir ve onlar Allah’tan zengindirler. Böyle deyince Allah için öfkelendim ve yüzüne tokat vurdum!” dedi. Finhâs bunu inkâr edip; “Ben böyle söylemedim!” dedi. Allah (c.c), Finhâs’ı red, Ebû Bekir’i de tasdik makamında; “Gerçekten «Allah fakir, biz ise zenginiz» diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir”[17] ayetini indirdi.”[18] Dihlevî, bu hâdisenin pekçok tarikten rivayet edildiğini, bunların bir kısmının Hz. Ebû Bekir’in muvâfakatına, bir kısmının da sözünün tasdik edilmesine delalet ettiğini söylemiştir.[19]
g) Şu rivayet de Hz. Ebû Bekir’in muvafakâtından sayılabilir: Hz. Enes’in bildirdiğine göre “Allah ve melekleri Nebî üzerine salât ederler”[20] âyeti nâzil olunca Ebû Bekir (r.a); “Yâ Rasûlallah, Allah (c.c) sana hususi olarak bir şeref bahşettiğinde mutlaka bizi de ona ortak kılmıştır” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyeti indirdi: “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen (size salât eden) O’dur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, mü’minlere karşı çok merhametlidir.”[21] Allah ve meleklerinin Rasûlullah’a salât ettiği haber verilince, Ebû Bekir, bu salâtın mü’minler için de olacağını ümid etmiş, beklemiş ve gerçekten de öyle olmuştur. Bu rivayet hem Hz. Ebû Bekir’in muvâfakâtını, hem de İslâm ve Kur’ân’ı anlamadaki firasetini göstermektedir.
h) Konuyla ilgili sayılabilecek son bir misal olarak şu rivayeti değerlendirebiliriz: Münafıklar Zeyd b. Erkam’ı Allah Rasûlü’nün huzurunda yalancı çıkarmışlardı. O bir gün üzgün vaziyette yürürken Rasûlullah (s.a.v) yanına varıp hafifçe kulağını bükerek yüzüne bakıp tebessüm etmişti. Bir müddet sonra Ebû Bekir gelip; “Rasûlullah sana ne dedi?” diye sordu. Zeyd; “Bir şey demedi, sadece kulağımı bükerek yüzüme bakıp tebessüm etti” dedi. Bunun üzerine Ebû Bekir; “Müjde, sevin!” dedi. Sabah olunca Rasûlullah (s.a.v) Münâfıkûn sûresinin indiğini haber vererek onlara okudu.[22] Böylece Zeyd’in doğru, münafıkların yalan söylediği ortaya çıkmış oldu. Bu hâdise de Ebû Bekir’in firasetini ve kısmen muvafakâtını gösteren delillerden biri sayılabilir. Zira Allah Rasûlü’nün tavrından, ne yönde bir vahyin geldiğini veya geleceğini tahmin edebilmiştir.
Hz. Ebû Bekir malını, canını ve ömrünü İslâm’a adayıp devamlı onunla meşgul olduğu için bu dinin sahibi olan Cenâb-ı Hakk’ı çok iyi tanımış, O’nun muradını en iyi şekilde kavramıştı. Bu sebeple sözlerinin ve davranışlarının, daha sonra gelen bir kısım ilâhi hüküm ve talimatlarla uyum içinde olması tabiidir. Zikrettiğimiz misaller Hz Ömer’de olduğu gibi net bir muvafakat örneği sergilemese de Hz. Ebû Bekir’in vahye uygun düşecek sözler söylemesi ve fiiller yapması uzak bir ihtimal değildir.
[1] Buhârî, Salât, 32, Tefsir, 2/9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 24; Ahmed, I, 271.
[2] Gezgin, Ali Galip, Özgür Bir Kur’an Yorumu -Hz. Ömer Örneği-, İstanbul: Rağbet Yayınları, 2009, s. 101-126; Atmaca, Gökhan, Hz. Ömer’in Kur’an Anlayışı ve Tefsir İlmine Katkıları, İstanbul: Rağbet Yayınları, 2011, s. 71-95.
[3] Buhârî, Tefsir, 40/1; Ashâbu’n-Nebî, 5; Menâkıbu’l-Ensâr, 29. Bkz. Taberî, Tefsîr, XIII, 500; İbn Ebî Hâtim, X, 3266; Beğavî, VII, 147; İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 140-141. İbn Ebî Hâtim, bu rivayeti daha farklı bir şekilde el-Furkân 25/42 âyetinin tefsirinde de zikreder (İbn Ebî Hâtim, VIII, 2698-2699).
[4] Saʻlebî, V, 99-100; Vâhidî, Esbabu nüzûli’l-Kur’ân, s. 267. İsnâdı “zayıf”tır.
[5] el-Hac 22/39.
[6] Tirmizî, Tefsir, 22/3171; Nesâî, Cihad 1. Bkz. Taberî, Tefsîr, XVIII, 644; İbn Kesîr, Tefsîr, V, 433.
[7] İbn Kesîr, Tefsîr, I, 577-578. Şiir Hz. Ebû Bekir’e izafe edilen divanda yer almaktadır: Demirayak, Hazreti Ebû Bekir Divanı, s. 39.
[8] el-Bakara 2/217.
[9] Bkz. Taberî, Tefsîr, IV, 302 vd.
[10] el-Enfâl 8/9.
[11] Müslim, Cihâd, 58. Krş. Buhârî, Megâzî, 4. Bkz. Taberî, Tefsîr, XIII, 409-410; Beğavî, III, 332; İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 18.
[12] el-Kamer 54/45.
[13] Buhârî, Meğâzî, 4.
[14] İbn Hişâm, I, 627; Beğavî, III, 333. Diğer rivayete göre Rasûlullâh (s.a.v) Bedir günü: “İşte Cebrâîl! Atının başından tutmuş, üzerinde de savaş techizâtıyla (yardımınıza gelmiş durumda)!” buyurmuştur (Buhârî, Meğâzî, 11).
[15] Taberî, Tefsîr, XIII, 417; İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 20. Buhârî, bu rivayetin râvilerinden Abdülaziz b. İmran’ın “münkerü’l-hadîs” olduğunu söylemiştir.
[16] Yahudi, “Kim Allah’a güzel bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder” (el-Bakara 2/245) ayetindeki “kat kat fazla” vermeyi kendince faiz olarak isimlendiriyor ve borç alıp onu fazlasıyla ödeyenlerin ancak fakirler olacağını, Allah da fakir ki bizden borç istiyor diye mugalata yapıyor, güya Kur’ân’ın Allah’tan gelmediğini ispatlamaya çalışıyordu. Muhtemelen bu batıl yorumunu, yahudilerin İslâm’a meyletmesine mâni olmak için yapıyordu. Yahudinin yaptığı bu lafazanlık, tarih boyunca insanların kafasını karıştırmak ve onları batıl inançlara ikna etmek için başvurulan bir metottur.
[17] Âl-i İmrân 3/181. 188. âyete kadar olan kısmın bu hâdiseyle bağlantısı vardır (İbn Hişâm, I, 559).
[18] İbn Hişâm, I, 558-559; Taberî, Tefsîr, VII, 441-443, 455; İbn Ebî Hâtim, III, 829; Beğavî, II, 143, 146; İbn Kesîr, Tefsîr, II, 176. Bkz. Mukâtil b. Süleyman, I, 319. Bu hadis “hasen”dir.
[19] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 40-42.
[20] el-Ahzab 33/56.
[21] el-Ahzab 33/43. Beğavî, VI, 372.
[22] İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekir Abdullah b. Muhammed b. İbrahim b. Osmân el-Absî (v. 235/849), Müsned (I-II), thk. Âdil b. Yûsuf el-Azâzî – Ahmed b. Ferid el-Mezîdî, Riyâd: Dâru’l-Vatan, 1997, I, 356; Tirmizî, Tefsîr, 63/3313 (“hasen” demiştir); Hâkim, II, 531/3812 (Zehebî “sahih” demiştir); Cürcânî, Ebû Bekir Abdülkâhir b. Abdurrahman b. Muhammed (v. 471/1078-79), Dercü’d-dürer fî tefsîri’l-âyi ve’s-süver (I-IV), thk. Velid b. Ahmed b. Sâlih el-Huseyn – İyâd Abdüllatif el-Kaysî, Biritanya: Mecelletü’l-Hikme, 1429/2008, IV, 1626; Kurtubî, XVIII, 122; İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 130.