Ebû Bekir (r.a) Fil Vakʻası’ndan iki sene altı ay kadar sonra Mekke’de doğmuştur. Nesebi Ebû Bekr Abdullah b. Ebî Kuhâfe Osman b. Âmir b. Amr b. Kaʻb b. Saʻd b. Teym b. Mürre el-Kureşî et-Teymî şeklindedir.[1] Babası, “Ebû Kuhâfe” künyesiyle meşhurdur. Annesi Ümmü’l-Hayr Selmâ bint Sahr’dır. Anne ve babasının mensup olduğu Teym kabilesinin soyu Mürre b. Kâʻb’da Allah Rasûlü’nün nesebiyle birleşir.[2]
Teym kabilesi, Kureyş’i Kâbe’nin etrafına yerleştiren ve yeni bir düzen kuran Kusay’ın ardından Mekke ve Kâbe ile ilgili hizmetlerin elde edilmesi konusunda oğulları arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar üzerine, Abdüddaroğulları’na karşı, Allah Rasûlü’nün mensup olduğu Abdümenâfoğulları’nı desteklemiş ve “Mutayyebûn” (güzel koku sürünenler) denilen ittifakta yer almıştı. Râşid Halifeler’den Hz. Osman’ın kabilesi Ümeyyeoğulları da bu ittifaka katılmıştı. Kusay’ın büyük oğlu Abdüddâr’ı destekleyenler ise “Ahlâf” (yeminliler) ismiyle kurdukları ittifakla karşı cephede yer almışlardı.[3]
Hz. Ebû Bekir’in soyundan gelenler Bekrî ve Sıddîkî nisbeleriyle anılır. Muhammed Tevfik b. Ali el-Bekrî, bu aile mensuplarının şecere ve hal tercümeleri hakkında Kitâbü beyti’s-Sıddîk[4], İbrâhim b. Emîr el-Ubeydî de Umdetü’t-tahkîk fî beşâiri âli Sıddîk[5] isimli eserleri kaleme almışlardır.[6]
Rasûl-i Ekrem’den iki veya üç yaş küçük olan Ebû Bekir (r.a), kaynaklarda Atîk lakabıyla da anılmıştır. “Güzel, soylu, eski, âzat edilmiş” gibi mânalara gelen bu lakabın ona annesi tarafından verildiği veya çok eskiden beri hayır yaptığı, yüzü ve ahlâkı güzel olduğu yahut da soyunda ayıplanacak bir husus bulunmadığı için Atîk diye anıldığı rivayet edilmekle birlikte Allah Rasûlü’nün, “Sen Allah’ın cehennemden âzat ettiği kimsesin”[7] şeklindeki iltifatına mazhar olduktan sonra bu lakapla anılmaya başladığı bilinmektedir. Cahiliye döneminde Abdü’l-Kâʻbe olan adının müslüman olduktan sonra Rasûlullah (s.a.v) tarafından Abdullah olarak değiştirildiği rivayet edilir. Servetini Allah yolunda harcayıp eski elbiseler giydiği için “Zü’l-hilâl” (ذو الخلال)[8], çok şefkatli ve merhametli olduğu için “Evvâh”[9] lakaplarıyla da anılmıştır. Ancak onun en meşhur lakabı Sıddîk’tır. “Çok samimi, çok sadık” anlamına gelen bu lakap kendisine, Miʻrâc mucizesi başta olmak üzere gaybla ilgili haberleri hiç tereddütsüz kabul ettiği için bizzat Rasûl-i Ekrem tarafından verilmiş ve İslâm literatüründe bununla şöhret bulmuştur. Nitekim bir gün Nebî (s.a.v), Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman ile birlikte Uhud Dağı’na çıkmışlardı. O esnada dağ sarsılmaya başladı. Allah Rasûlü (s.a.v) ayağıyla yere vurup: “Sâkin ol ey Uhud! Senin üzerinde bir peygamber, bir sıddîk ve iki şehîd var!” buyurdu.[10] “Sıddîk” lakabının ona, sıdkı ve doğru sözlülüğü sebebiyle verildiği de söylenmiştir.[11] Ebû Bekir (r.a), Allah Rasûlü’nün vefatından sonra onun devlet yönetimi vazifesini üstlendiği için “Halifetü Rasûlillâh” unvanıyla anılmıştır.
Bekir adlı bir çocuğu olmadığı halde kendisine Ebû Bekir künyesinin niçin verildiği konusunda kaynaklarda yeterli bilgi yoktur.[12] İbn Düreyd (v. 321/933), ilk batında erken doğan çocuğa ve hayvan yavrusuna “bikr”, deve yavrusuna ve bir kadının ilk çocuğuna “bekr” denildiğini zikrederek, Arapların “falan kadın ilk olarak falan çocuğu doğurdu” derken استبكرت fiilini kullandıklarını ifade eder. Bunun yanında acele olan, önde olan herşeye “bâkir” denildiğini de kaydeder.[13] Bu durumda onun ilk evlat olduğu veya her mühim işte önde koştuğu için bu şekilde künyelenmiş olması muhtemeldir.
[1] İbn Saʻd, Ebû Abdillah Muhammed b. Saʻd b. Menîʻ el-Hâşimî bi’l-velâ el-Basrî el-Bağdâdî (v. 230), et-Tabakâtü’l-kübrâ (I-VIII), thk. İhsan Abbas, Beyrut: Dâru Sâdır, 1968, III, 169; Ebû Nuaym Ahmed b. Abdillâh b. İshâk el-İsfahânî (v. 430/1038), Maʻrifetü’s-sahâbe (I-VII), thk. Âdil b. Yusuf el-Azâzî, Riyâd: Dâru’l-Vatan, 1419/1998, I, 22-25; İbn Asâkir, Ebü’l-Kâsım Ali b. Hasen b. Hibetüllah (v. 571), Târîhu Dımeşk (I-LXXX), thk. Amr b. Arâme el-Amrî, Dâru’l-Fikr, 1415/1995, XXX, 3; İbn Hacer, Ebü’l-Fadl Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Ahmed el-Askalânî (v. 852/1449), el-İsâbe fî temyîzi’s-sahâbe (I-VIII), thk. Âdil Ahmed Abdülmevcûd – Ali Muhammed Muavviz, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415, IV, 169.
[2] Nüveyrî, Ahmed b. Abdilvehhâb b. Muhammed b. Abdiddâim el-Kureşî et-Teymî el-Bekrî, Şihâbüddin (v. 733), Nihâyetü’l-ereb fî fünûni’l-edeb (I-XXXIII), Kâhire: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1423, XIX, 8.
[3] Fayda, Mustafa, Hulefâ-yı Râşidîn Devri -Dört Halîfe Dönemi-, İstanbul: Kubbealtı, 2015, s. 25.
[4] Kahire, 1323.
[5] Kahire, 1307.
[6] Fayda, Mustafa, “Ebû Bekir” mad., Diyanet İslâm Ansiklopedisi (DİA), yıl: 1994, X, 107.
[7] Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ b. Sevre (Yezîd) b. Musa b. Dahhâk (v. 279/892), es-Sünen (I-V), İstanbul: Çağrı Yayyınları, 1992, Menâkıb, 16.
[8] İbn Asâkir, XXX, 71. Zehebî bu konudaki rivayetin yalan olduğunu söyler (Zehebî, Şemsüddîn Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Osman b. Kaymâz (v. 748/1348), Mîzânü’l-iʻtidâl fî nakdi’r-ricâl, (I-IV), thk. Ali Muhammed el-Becâvî, Beyrut: Dâru’l-Maʻrife, 1382/1963, III, 103). Süyûtî, İbn Kesîr’in bu rivayet için “münker cidden” değerlendirmesinde bulunduğunu ve “İnsanlar arasında çokça nakledilip durmasaydı ondan yüz çevirmek (hiç bahsetmemek) evla olurdu” dediğini nakleder (Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 115).
[9] İbn Saʻd, III, 171; İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 149.
[10] Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed bin İsmail el-Cuʻfî (v. 256/870), el-Câmiʻu’l-müsnedü’s-sahîhu’l-muhtasar min umûri Rasûlillâh (s.a.v) ve sünenihî ve eyyâmih (I-VIII), İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992, Kitâbu Ashâbi’n-Nebî, 6; Tirmizî, Menâkıb, 18/3703; Nesâî, Ebû Abdirrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali el-Horâsânî (v. 303/915), el-Müctebâ mine’s-sünen (es-Sünenü’s-suğrâ) (I-VIII), İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992, Ahbâs, 4.
[11] Taberî, Muhammed b. Cerîr b. Yezîd b. Kesîr b. Gâlib el-Âmulî, Ebû Caʻfer (v. 310), Câmiu’l-beyân fî te’vîli’l-Kur’ân (I-XXIV), thk. Ahmed Muhammed Şâkir, Müessesetü’r-Risâle, 1420/2000, X, 485 (el-Mâide 5/75).
[12] Bkz. İbn Saʻd, III, 169-171; Ebû Nuaym, Maʻrifetü’s-sahâbe, I, 22-28; İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 144-145; Ömerî, Ekrem Ziyâ, Asru’l-hilâfeti’r-râşide -Muhâveletün li-nakdi’r-rivâyeti’t-târîhiyye vifka menâhici’l-muhaddisîn-, Riyâd, 1432, s. 71; Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 101-102.
[13] İbn Düreyd, Ebû bekir Muhammed b. Hasen el-Ezdî (v. 321/933), el-İştikâk, thk ve şrh. Abdüsselam Muhammed Hârun, Beyrut: Dâru’l-Cîl, 1411/1991, s. 49-50.