Âl-i İmrân 186-188

September 10, 2013 in Âl-i İmrân

لَتُبْلَوُنَّ ف۪يۤ اَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذ۪ينَ اُوۧتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوۤا اَذًى كَث۪يرًا وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ ﴿186﴾ وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ الَّذ۪ينَ اُوۧتُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاۤءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًا فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ ﴿187﴾ لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ بِمَاۤ اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿188﴾

186. “Mallarınız ve canlarınız husûsunda mutlaka imtihan edileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşanlardan birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ sahibi olursanız, muhakkak ki bu, yapılması gereken en mühim işlerdendir.”

187. “Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, «Onu mutlaka insanlara açıklayacak ve kesinlikle gizlemeyeceksiniz» diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler ve karşılığında çok az bir ücret aldılar. Aldıkları şey ne kötüdür!”

188. “Yaptıklarından dolayı sevinen ve yapmadıkları şeyler sebebiyle övülmekten hoşlanan kimselerin sakın azaptan kurtulacağını sanma! Çünkü onlara can yakıcı bir azap vardır.”

Tefsir:

186. Cenâb-ı Hak, mü’minleri malları ve canları hususunda devamlı imtihana tâbî tutar. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Erkek olsun, kadın olsun mü’min, Allah’a günahsız olarak kavuşuncaya kadar kendisinden, çoluk çocuğundan ve malından belâ eksik olmaz.” (Tirmizi, Zühd 57/2399; Ahmed, II, 287, 450; Muvatta’, Cenâiz, 40)

Ashâb-ı kiram da gerek Mekke döneminde gerekse Medîne döneminde pek çok imtihanlardan geçmişlerdi. Bir taraftan yahûdilerin, 181 ve 183. âyetlerde gördüğümüz gibi Allah ve Rasûlü hakkındaki ağır sözleri ve şiirleriyle üzülüyor, bir taraftan da müşriklerle mücâdele ediyorlardı. Yahûdî şâir Ka’b bin Eşref, Hz. Peygamber’i hicveder yani alay eden ve kötüleyen şiirler söyler ve Kureyş müşriklerini onun aleyhine tahrik ederdi. Kureyş’in müşrik şâirleri de Allâh Rasûlü aleyhine şiirler söyler, insanları aldatarak Hak yolundan uzaklaştırırlardı. Ensâr’ın en güçlü şâiri Hassân bin Sâbit (r.a), müşrikleri hicvetmek için Rasûlullah (s.a.v)’den izin istedi. O da izin verdi. (Buhârî, Menâkıb, 16; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 156-157)

O devirde şiir, günümüz medyasına denk bir tesir gücüne sahipti.

Ehl-i kitap ve müşrikler Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e ve ashâbına bu şekilde eziyet ederlerken Allah Teâlâ, onlara sabrı, takvâyı ve affı emretmişti. Rasûlullah (s.a.v), Bedir Gazvesi’nden önce bir gün, hasta olan Sa’d bin Ubâde’yi ziyârete gitmek üzere bir merkebe binmiş, Üsâme bin Zeyd’i de terkisine almıştı. Yolda, münâfık başı Abdullah bin Übey’in de bulunduğu bir meclise uğradı. Abdullah o sırada henüz “müslüman oldum” diyerek bey’at etmemişti. (Küfrünü açıkça ortaya koyuyordu.) Meclis; müslümanlar, yahûdiler ve puta tapan müşriklerden oluşuyordu. Abdullah bin Revâha (r.a) da oradaydı. Fahr-i Kâinât Efendimiz’in bineğinin tozu meclise ulaşınca, Abdullah bin Übey burnunu elbisesinin ucuyla kapatarak:

“−Bizi tozutma!” dedi.

Allâh Rasûlü (s.a.v) onlara selâm verip durdu, bineğinden indi, onları Allah’a îmâna dâvet etti ve kendilerine Kur’ân okudu.

Abdullah bin Übey:

“–Be hey adam! Bunları söylemekle iyi yapmıyorsun. Eğer söylediklerin hak ise meclisimizde bize eziyet verme, git evine, seni dinlemeye gelenlere bunları anlat!” dedi.

Abdullah bin Revâha (r.a):

“–Bilâkis ey Allâh’ın Rasûlü, sen bizim meclislerimize gel, biz bunu çok seviyor ve istiyoruz” dedi.

Müslümanlar, müşrikler ve yahûdiler atışmaya başladılar. Neredeyse birbirlerine hücûm edeceklerdi ki, Allah Rasûlü (s.a.v) onları sâkinleştirdi. Gerginlik bitince, Rasûlullah (s.a.v) hayvanına binip yoluna devam etti ve Sa’d bin Ubâde’nin yanına geldi. Ona bu hâdiseden bahsetti. Sa’d (r.a):

“–Yâ Rasûlallâh! Onu affet, hoş gör! Sana kitâbı indiren Allah’a yemin ederim ki, Allah seni peygamber olarak gönderdiğinde bu belde halkı onu reis yapmak ve başına krallık tâcını giydirmek üzere anlaşmışlardı. Allah seni hak dîn ile gönderip onun krallığını suya düşürünce, buna çok üzüldü, âdeta yeryüzü ona dar geldi ve nefes alamaz oldu. Herhâlde bu yaptıkları ondandır” dedi.

Allah Rasûlü de Abdullah bin Übey’in davranışını affetti. Bu hâdise üzerine 186. âyet-i kerime nâzil oldu. Peygamber Efendimiz ve ashâbı, savaşa izin veren âyetin nüzûlünden önce, müşriklerden ve ehl-i kitâbdan gördükleri bu nevî eziyetlere sabreder ve -emrolundukları üzere- onları affederlerdi. (Buhârî, Tefsîr, 3/15)

Kötülüğe, aynıyla karşılık vermek, kötülüklerin artmasına sebep olur. Bundan dolayı Allah Teâlâ, dünya zararlarını azaltmak için sabrı, âhiret zararlarını azaltmak için de takvâyı emretmiştir. Bu durumda âyet-i kerime, dünyâ ve âhiretin tüm âdâbını öz olarak ifâde etmektedir. (Râzî, IX, 105)

Âyetin sonunda, hayattaki imtihanlar ve gayr-i müslimlerin eziyetleri karşısında gösterilecek sabır ve takvânın, mutlaka yapılması gereken, son derece ehemmiyetli, şerefli, azim ve sebat gerektiren işlerden olduğu beyan edilmektedir.

Allah Teâlâ’nın tecrübe ve imtihan ile bir şeyi öğrenmekten münezzeh ve müstağnî olduğu herkesçe mâlumdur. Bu gibi âyetlerde imtihan etmek mânâsına kullanılan kelimeler, “imtihan muâmelesi yapmak” anlamında bir istiâredir. Bunun nüktesi de insanlara, ilmî tecrübenin ne kadar mühim olduğunu ve her harekette tecrübenin esas alınması gerektiğini anlatmaktır. (Elmalılı, II, 1251)

187. Ehl-i kitap, müslümanlara zarar veriyor ve ezâ ediyordu. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, onlardan söz almış, İlâhî kitabı ve orada peygamberliği haber verilen Hz. Muhammed Mustafâ’yı insanlara anlatıp, hiçbir şeyi gizlememelerini emretmişti. Lâkin onlar ilâhî kitaplara sırt çevirdiler, iltifat etmediler ve onları küçümsediler, verdikleri sözü terk ettiler, önemsemediler ve unuttular, onun üzerinde düşünmediler, onunla amel etmediler ve saygı göstermediler. Hakkı gözden çıkarıp gizlediler. Azıcık dünya menfaati karşılığında sükût ettiler, kitaplarını değiştirdiler ve insanlara yanlış mâlûmât verdiler. Bu yaptıkları ihânetin karşılığında aldıkları dünyalık ne kadar çok da olsa âhiret ecri yanında pek kıymetsiz kalır.

İşte yahûdi ve hristiyanlar böylesine zararlı ve kötü bir alışveriş yapmışlardır. Neticede Peygamber Efendimiz’e ve müslümanlara hem kendileri ezâ etmiş hem de müşrikleri buna kışkırtmışlardır. Hâlbuki herkesten evvel onların îman edip Allah’ın dînine yardımcı olmaları gerekirdi.

Bazı müfessirler, kendilerine Kur’ân-ı Kerim gibi en yüce bir kitap lûtfedildiği için, bahsedilen misâka -delâlet yoluyla- müslümanların da dâhil olduğunu beyân ederler.[1] Yâni, müslümanlar da Kur’ân’ı, Peygamber Efendimiz’i ve onun Sünnet-i Seniyye’sini insanlara açıklayıp anlatmakla mes’ûldürler. Allah onlardan da söz almıştır. Bu hususta yavaş davranmamalı ve hiçbir şeyi gizlememelidirler. Nitekim Ebû Hüreyre (r.a):

“Şâyet Allah Teâlâ, kitap ehlinden söz almış olmasaydı, ben size hiçbir hadis rivâyet etmezdim” demiş ve bu âyet-i kerimeyi okumuştur. (Hâkim, I, 190/366. Bkz. Buhârî, İlim, 42; Vudû, 24; Hars, 21)

Bu mes’ûliyet şuuru, Ebû Hüreyre Hazretleri’ni Kur’ân ve Sünnet’in en başta gelen hâdimi eylemiş ve en çok hadis rivâyet eden sahâbî mevkiine yükseltmiştir.

188. Mîsâkını bozan, verdiği sözden dönen ve dünya menfaati için Allah’ın kitabını değiştiren veya gizleyen kimseler, yaptıklarının iyi ve faydalı bir şey olduğunu zannetmesinler. Onlar bu dünyada az bir fayda elde etseler de âhirette kurtulamayacaklar ve şiddetli bir azâba dûçâr olacaklardır.

Konunun akışı ehl-i kitapla ilgili olmakla birlikte, gelen rivâyetlerden âyet-i kerimenin, burada yerilen ahlâk ve karakterdeki bütün insanlara şâmil olduğu anlaşılmaktadır. Ebû Saîd (r.a) şöyle anlatır:

Rasûlullah (s.a.v) sefere çıktığında, bir takım münafıklar geride kalır, harbe iştirak etmezlerdi. Peygamber Efendimiz döndüğünde ise yeminler ederek özür dilerlerdi. Üstelik yapmadıkları şeylerden dolayı da övünmek isterlerdi. Bu sebeple Allah Teâlâ 188. âyeti inzâl buyurdu. (Buhârî, Tefsîr, 3/16; Müslim, Münâfikîn, 7)

Bu münâfıklar, seferde müslümanların başına hoşlanılmayacak bir şey gelirse bu gazveden geri durduklarına sevinirlerdi. Eğer gazve hoşlarına gidecek şekilde sonuçlanırsa, bu sefer de gelip Hz. Peygamber’e yeminler ederek mazeretler üretir ve yapmadıkları bu işle, yani katılmadıkları bu gazve ile övülmelerini isterlerdi. (Vâhıdî, s. 141)

Yine yahûdiler, Hz. Peygamber (s.a.v)’in (Tevrat’ta zikredilen) isim ve sıfatlarını gizleyip bu yaptıklarına seviniyorlardı. Bir de kendilerini tezkiye ediyor ve “Biz oruç, namaz ve zekât ehliyiz, biz İbrahim’in dini üzereyiz” diyorlardı. Kendilerini bununla avutarak Muhammed (s.a.v)’in peygamberliğini inkârda ağız birliği ettiklerine seviniyor, bu vasıflarıyla övülmek istiyorlardı. (Taberî, IV, 273)

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle der:

“Rasûlullah (s.a.v) ehl-i kitâba bir şey sordu, ancak onlar bunu gizleyip açıklamadılar. Ona başka şeyler söylediler. Bir de Efendimiz’e verdikleri (yalan) haberden dolayı sanki doğru haber vermiş gibi övünmek istediler. Bir yandan da hakikati gizlediklerinden dolayı “Muhammed’i inandırdık” diye sevindiler.” (Müslim, Münâfikîn, 8; Buhârî, Tefsîr, 3/16; Tirmizî, Tefsir, 3/3014)

İnsanları aldatan ve üç kuruşluk menfaat peşinde koşanlar, içine düştükleri rezâlete bakmadan bir de “âlim, mâhir, akıllı” diye medhedilmeyi bekler ve kendi kendilerine gururlanıp dururlar. Hakikatleri tahrif etmekten zevk alan bu mağrur kimselerin âkıbeti, elem verici bir azâba dûçâr olmaktır.

Gayr-i müslimlere, bilhassa da yahûdilerin “Allah fakirdir” hezeyanlarına cevap olmak ve inkârcıların hakkı bulandırmalarında kurtulmanın yolunu göstermek üzere, mü’minlere de istikâmet verilerek buyruluyor ki:



[1] Elmalılı, II, 1252.