2. Evindeki Sâde Hayâtı

August 26, 2013 in Üsve-i Hasene 1

Allâh Resûlü, Medîne’ye hicretinden sonra Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evinde geçici bir süre ikâmet etmiş, ardından da Mescid-i Nebevî’nin hemen bitişiğinde inşâ edilen odalara yerleşmiştir. Başlangıçta bu odaların iki adet olduğu söylenir. Bunlardan biri Sevde validemize, diğeri ise henüz evlenmediği nikâhlısı Hz. Âişe’ye aitti. Ayrıca Efendimiz’in, henüz evli olmayan iki kızı Ümmü Gülsüm ve Fatıma -radıyallâhu anhumâ- için üçüncü bir oda da bulunmaktaydı. (Hamidullah, II, 1053-1054) Daha sonra odaların sayısı ihtiyaca göre artmıştır. Bunların bir kısmı kerpiçten, bir kısmı taştan yapılmış olup üzerleri hurma kütüğü ve dalları ile örtülmüştü. (İbn-i Sa’d, I, 499; Süheylî, I, 248) Aynı zamanda her bir odanın oldukça dar olduğu anlaşılmaktadır. Öyleki Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-, gece namazı kılarken secdeye vardığında, yatağında uyuyan Hz. Âişe’nin ayaklarına dokunmuş, o da ayaklarını çekerek Resûlullâh’a yer açmak zorunda kalmıştır. (Müslim, Salât, 272)

Diğer taraftan annesi, Ümmü Seleme’nin câriyesi olması sebebiyle, çocukluğunu Resûlullâh’ın evine yakın bir çevrede geçiren Hasan Basrî, o dönemde Peygamber Efendimiz’in odalarının tavanına elini ulaştırabildiğini belirtmektedir. (İbn-i Sa’d, VII, 161; Süheylî, I, 248) Bu ifadeden odaların pek yüksek olmadığı anlaşılmaktadır.

Efendimiz’in odalarının kapıları ise, siyah kıldan yapılmış keçelerden ibaretti. (İbn-i Sa‘d, I, 499)

Tâbiînin büyük imamlarından Saîd bin Müseyyeb, bu odaların Emevîler döneminde yıkılarak Mescid-i Nebevî’ye ilhak edilmelerinden dolayı tahassürünü belirterek şöyle demiştir:

“Vallâhi bunların aynen bırakılmalarını ne kadar arzu ederdim! Böylece yeni yetişen nesil ve buraları ziyârete gelen insanlar, Allâh Resûlü’nün hayâtında ne ile yetindiğini görürler de mal çoğaltmaya ve bununla övünmeye rağbet etmezlerdi.” (İbn-i Sa‘d, I, 499-500)

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in, kuru ağaç dalları ve hurma lifi ile birbirine sıkıca bağlanmak sûretiyle yapılmış bir serîri[1] vardı. (Süheylî, I, 248) Efendimiz bu seririn üzerine oturur veya yatağını koyardı. Yatağının yüzü tabaklanmış deriden, içi de hurma lifinden meydana gelmekteydi. (Buhârî, Rikâk, 17) Âişe validemizden rivâyet edildiğine göre bir kadıncağız, Efendimiz’in yatağını katlanmış bir şilteden ibaret görünce, koşarak evine gidip içi yün dolu bir yatak getirmişti. Bunu gören Allâh Resûlü, hoşnutsuzluğunu belirterek validemize:

“– Ya Âişe! O yatağı hemen geri ver.” buyurdu.

Hz. Âişe hâdiseyi anlatmaya devam ederek diyor ki; “Yatağı hemen geri göndermedim. Doğrusu böyle bir döşeğin benim evimde de bulunması çok hoşuma gitmişti. Ancak Resûlullâh Efendimiz, üç defa geri göndermemi söyledikten sonra şöyle buyurdu:

«Allâh’a yemin ederim ki şâyet isteseydim, Hak Teâlâ altın ve gümüş dağlarını benimle yürütür, emrime verirdi.»” (İbn-i Sa’d, I, 465)

Hz. Hafsa’ya; “Resûlullâh senin hanende bulunduğunda nasıl bir yatakta istirahat ederdi?” diye sorulduğunda o, şu cevabı vermiştir: “Yünden dokunmuş iki katlı sert bir keçe üzerinde uyurdu. Bir gece, kendi kendime şunu dörde katlasam daha yumuşak olur ve böylece Efendimiz daha rahat eder, diye düşündüm. Bu maksatla keçeyi dörde katlayarak serdim. Peygamberimiz sabahleyin kalktığında:

“– Bu gece yatak olarak ne sermiştiniz?” diye sordu.

– Eski döşeğinizi ya Resûlallâh! Ancak daha yumuşak olsun ve daha rahat uyuyasınız diye dörde katlayarak serdik, o kadar! dedik. Bunun üzerine Efendimiz:

“– Benim döşeğimi eski hâline getirin. Zîrâ yumuşaklığın verdiği rehâvet, gece namaza kalkmama mâni oldu.” buyurdu. (Tirmizî, Şemâil, s. 154)

Bâzı rivâyetlerde, Allâh Resûlü’nün uyurken üzerine yorgan türünden bir örtü aldığı da bildirilmektedir. (İbn-i Mâce, Tahâret, 121)

Uyumak ve dinlenmek için sâde ve basit bir yatağı tercih eden Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in zaman zaman da hasır üzerinde istirahat ettiğini görmekteyiz. Hatta bu sebeple ashaptan bazıları; “Ey Allâh’ın Resûlu, izin verseniz de size rahat edebileceğiniz bir yatak hazırlasak.” diye teklifde bulunmuşlardı. Efendimiz ise:

“Dünyâ benim neyime gerek. Benimle dünyânın benzeri, bir ağaç altında gölgelenen, sonra da binitine binip yoluna devam eden bir yolcu gibidir.” diye karşılık vermişti. (İbn-i Mâce, Zühd, 3; İbn-i Hanbel, I, 391)

Fahr-i Kainât Efendimiz’i kaldığı odalarından birinde ziyâret eden Hz. Ömer de şunları anlatır:

“Resûl-i Ekrem’in huzûruna çıktım. Gördüm ki o, hasır üzerine yatmış, örgüler bedeninin bir tarafına iz bırakmıştı. Ayrıca hurma lifinden yapılmış deri bir yastık üzerine yaslanmaktaydı… Gözümü kaldırıp odanın içine baktım. Allâh’a yemin ederim ki orada üç deri posttan başka dikkati çeken hiçbir şey yoktu. Bunun üzerine:

– Ya Resûlallâh! Allâh’a duâ et de ümmetine genişlik versin. Rumlar ve İranlılar Allâh’a ibâdet etmezlerken kendilerine fevkalâde zenginlik verilmiş, dünya onlara takdim edilmiş, dedim. Bu sözleri işiten Allâh Resûlü yerinden doğrularak şöyle buyurdu:

«– Sen de mi böyle düşünüyorsun ey Hattab oğlu! Şüphesiz onlar, iyi amellerinin karşılığı, kendilerine dünya hayâtında peşin verilen bir kavimdir. »” (Buhârî, Nikâh, 83)

Bir başka rivâyette Hz. Ömer, Peygamber -aleyhisselâm-’ın vücûdunda, yattığı hasırın izlerini görünce ağlamış, Efendimiz’in niçin ağlıyorsun, sorusuna da:

– Ya Resûlallâh! Kisra ile Kayser’in ne şekilde yaşadığı malûm! Hâlbuki sen Allâh’ın Resûlü’sün, demiş, bunun üzerine Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“Dünyanın onların, âhiretin de senin olmasına razı değil misin?” buyurmuştur. (Müslim, Talâk, 31)

Hadîs-i şerîfte dünyanın sevk ve idaresi değil onun süsü, ihtişamı ve debdebesi kastedilmiştir. Zîra isrâfa ve gösterişe kaçan her türlü yaşayış, İslâm’ın tasvip etmediği bir hayât tarzıdır.

Hz. Ali, Fatıma -radıyallâhu anhâ- ile evlendiğinde, yataklarının bir koyun derisinden ibaret olduğunu söylemektedir. (İbn-i Mâce, Zühd, 11) Efendimiz, bu durumdan şikâyetçi olan kızına, yalnızca sabır tavsiyesinde bulunmuştur. (Diyârbekrî, I, 412) Bir keresinde de Peygamber -aleyhisselâm- Hz. Fâtıma’yı ziyârete gitmiş, ancak evinin kapısının nakışlı bir kumaşla örtülü olduğunu görünce içeri girmeyerek geri dönmüştü. Hatta; “Ben nerede, dünyâ ve dünyâlıklar nerede…” diyerek bu durumdan hoşlanmadığını ifâde etmiştir. Bunun üzerine çok üzülen Hz. Fâtıma, örtüyü ne yapması gerektiğini sorduğunda Efendimiz, bir başka âileye vermesini söylemiştir. (Ebû Dâvûd, Libâs, 43)

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in mutfak eşyaları ve sofra biçimini, ona küçük yaşlardan itibaren dokuz yıl hizmet eden, Enes -radıyallâhu anh-’den dinleyelim; “Ben Allâh Resûlü’nün küçük sahanlarda yemek yediğini görmedim. Ayrıca ona ince undan ekmek pişirildiğini ve yine onun (masa sehpa gibi) üzerine yemek konulan şeylerde yemek yediğini bilmiyorum.” Bu hadisi rivâyet eden Katâde’ye,

– Peki onlar neyin üzerinde yerlerdi? diye sorulduğunda o:

– Yer sofralarında yiyorlardı, demiştir. (Buhârî, Et‘ime, 8)[2]

Bir başka rivâyette de, kendisine çanaklarda yiyecek ve içecek sunulmadığı belirtilen Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in yere oturduğu, sofrasının yere serildiği bildirilmektedir. (İbn-i Sa’d, I, 372)

Yukarıda zikri geçen çanaklar, İran veya başka medeniyetlerin süslü ve kıymetli mamulleri olsa gerektir. Allâh Resûlü krallar gibi ihtişamlı bir sofra yerine, sâde ve mutevâzi sofra tarzını tercih etmiştir. Nitekim bir hadislerinde; “Ben sâdece bir kulum. Kulun yediği gibi yer, içtiği gibi içerim.” (Münâvî, II, 724) buyurmak sûretiyle, mütevâzi bir hayat yaşamak istediğini ifâde etmiştir.

Server-i Âlem Efendimiz’in ailesinin mutfak işlerine gelince, bu husûsta bâzı hizmetçilerin zaman zaman yardımda bulundukları görülmekle birlikte, yemeklerini genellikle vâlidelerimiz pişirirlerdi. (Hamidullah, II, 1078) Meselâ Hz. Safiye çok güzel yemek yapardı. Hz. Âişe; “Onun gibi yemek yapanı görmedim.” demiştir. (Ebû Dâvûd, Buyû’, 89) Âişe vâlidemiz bir gün “harîra” denen bir çorba pişirmiş ve orada bulunan Hz. Sevde’ye de yemesini teklif etmişti. Onun olumsuz cevap vermesi üzerine, Âişe bu yemekten Sevde’nin yüzüne bulaştırmış, o anda Resûlullâh’ın teşvikiyle Sevde vâlidemiz de aynı şeyi yaparak mukâbele etmiş, Efendimiz ise bu olay karşısında sâdece gülümsemişti. (Heysemî, IV, 315-316)

Peygamber -aleyhisselâm- evde âilesinin işleriyle yakından ilgilenirdi. Muhtelif zamanlarda Hz. Âişe’ye, Allâh Resûlü’nün evde ne ile meşgul olduğu sorulduğunda:

– Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- de bir beşerdi. Elbisesini diker, koyunlarını sağar, kendi işlerini yapardı. (İbn-i Hanbel, VI, 256)

– O, evinde sizler gibi ayakkabısını tamir eder, elbisesini dikip yamardı. (İbn- i Hanbel, VI, 106)

– Allâh Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- evinde ailesinin işleriyle meşgul olurdu. Ezânı duyunca da hemen namaza çıkardı (Buhârî, Nafakât, 8), cevaplarını vermiştir.

Bununla birlikte Peygamberimiz’e hizmet eden, hatta bazen kapısında muhafızlık veya hâciplik yapan kimseler de bulunmuştur. Meselâ Heysem bin Nasr isimli sahâbî Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e hizmette bulunduğunu, bir ara kapısında nöbet beklediğini ve Ebû Heysem’in kuyusundan kendisine tatlı su getirdiğini anlatmaktadır. (İbn-i Hacer, İsâbe, III, 615) Rebîa bin Ka’b el-Eslemî de şöyle der; “Resûl-i Ekrem Efendimiz’in kapısının yanında geceler, ona abdest suyunu verirdim. (Namaza durduktan) uzun bir müddet sonra; « سَمِعَ اللّٰهُ لِمَنْ حَمِدَهُ» dediğini duyardım. Gece uzun bir müddet de; «اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ» dediğini duyardım.” (Ahmed, IV, 57; İbn-i Sa‘d, IV, 313) Bir başka rivâyette aynı sahabî, şu olayı anlatır; “Resûlullâh’la birlikte geceler, ona abdest suyunu ve ihtiyacı olan şeyleri getirirdim. Bir gün Allâh Resûlü:

“– Benden dilediğini iste!” buyurdu. Ben:

– Cennette seninle arkadaş olmayı dilerim, dedim. Efendimiz:

“– Başka bir şey istesen olmaz mı?” buyurdu. Ben ise:

– Dileğim ancak budur! dedim. Bunun üzerine Allâh Resûlü:

فَأَعِنِّى عَلَى نَفْسِكَ بِكَثْرَةِ السُّجُودِ

“– Öyleyse çokça secde ederek kendin için bana yardımcı ol!” buyurdu. (Müslim, Salât, 226)

Enes -radıyallâhu anh-’ın şu sözü de meşhurdur:

“Allâh Resûlü’ne dokuz yıl hizmet ettim. Ancak o, hiçbir zaman yaptığım bir şey için, bunu niçin yaptın; yapmadığım bir şey için de, bunu niçin yapmadın, demedi.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 1)

Abdullâh bin Mesûd -radıyallâhu anh-, Efendimiz’in hizmetinde bulunur; uyuduğunda uyandırır, ayakkabılarını giydirir, yalnız başına bir yere çıktığında da ona mihmandarlık yapardı. (İbn Sa’d, III, 153)

Resûl-i Ekrem Efendimiz, insanlarla kendi arasında irtibat sağlayan özel bir aracı bulundurmazdı. Ancak husûsî işleriyle meşgul olduğu vakitlerde, bazen kapıda hâcipler bulunur ve bu gönüllü vazîfeliler zaman zaman değişirdi. Bunlar arasında, Efendimiz’in âzâd ettiği Enese ve Rabah el-Esved adlı sahâbîler de mevcuttu. (Buhârî, Cenâiz, 32; İbn Hacer, İsâbe, I, 75, 502)

Fahr-i Kâinât Efendimiz, umumiyetle iki hususta işlerini hiç kimseye tevdî etmezdi. Bunlar, gece namaza kalktığında abdest suyunu dökmek ve sadaka isteyene sadaka vermekti. O, sadakayı fakire bizzat kendi eliyle verirdi. (İbn-i Sa’d, I, 369; İbn-i Ebî Şeybe, I, 178) Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhu anh- anlatıyor: Peygamber -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- ne abdest suyunu ne de vereceği sadakasını kimseye yük etmezdi. Abdest suyunu hazırlar, sadakasını bizzat verirdi. (İbn-i Mâce, Tahâret, 30)

Hulâsa, Efendimiz, halkın pek çoğunun fakir olduğu bir toplumda, kendisi zengin bir hayat sürmeyi tercih etmemiştir. Onun evinin yapılış tarzı, içerisindeki eşyâları ve elinden geldiği kadarıyla kendi işini kendi yapması, bizlere sâde ve mütevâzî bir hayât sürme hususunda, ne güzel örnektir. Zîrâ bu durum, onun tebliğ ettiği İslâm’ın bir gereğiydi. Temsil ettiği dâva, varlık içinde yokluğu tadabilmeyi, diğergamlığı; başkası için yaşamayı tavsiye ediyordu. Dolayısıyla o, söz konusu emir ve tavsiyeleri, öncelikle kendisi yaşayarak, bütün zamanlar ve mekânlar için bir örnek olmuştur.



[1] Haz­ret-i Âi­şe -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- der ki:

“Mekke’de Ku­reyş­li­le­re, se­rîr üze­rin­de uyu­mak­tan da­ha hoş bir şey yok­tu. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Me­dî­ne’ye gel­di­ği ve Ebû Ey­yûb’un evi­ne in­di­ği za­man, ona:

“– Ey Ebû Ey­yûb! Si­zin bir se­rî­ri­niz yok mu?” di­ye sor­du. Ebû Ey­yûb -radıyallâhu anh- de:

“– Yok val­lâ­hi.” de­di. En­sâr­dan Sa’d bin Zü­râ­re, bu­nu ha­ber alın­ca, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e di­rek­le­ri saç ağa­cın­dan ya­pıl­mış, üze­ri ke­ten lif­le do­kun­muş ve ha­sır ile kap­lan­mış bir se­rîr gön­der­di. Efendimiz, evi­ne ta­şı­nın­ca­ya ka­dar onun üze­rin­de is­ti­ra­hat et­miş, ken­di evi­ne ta­şın­dı­ğın­da da ve­fât­la­rı­na ka­dar o se­rî­ri kul­lan­mış­tı.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, vefât ettiğinde bu se­rî­rin üze­ri­ne ko­nu­la­rak yı­ka­nıp ke­fen­len­miş ve bu se­rîr üze­rin­de iken cenâze namazı kı­lın­mış­tı. Halk, ölü­le­ri­ni ta­şı­mak üze­re onu, biz­den is­ter­ler ve onun­la te­ber­rük eder­ler­di. Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer’in ce­nâ­ze­si de onun üze­rin­de ta­şın­mış­tı.” (Be­lâ­zü­rî, I, 525)

 

[2] Peygamber Efendimiz yaşadığı mütevazi ve zâhidâne hayat sebebiyle bu tür yiyecekleri yememiş ve yine lüks sofra malzemelerini kullanmaktan imtinâ etmiştir. Fakat Efendimiz’in bu tavrı, bunların kullanılmasının haram olduğunu göstermez. Zîrâ hadiste sâdece bir durum tesbiti yapılmıştır.