Yemekten Sonra Ağzı Temizlemek

September 19, 2016 in Buhârî'de Temizlik

Süveyd bin Nûman (r.a) şöyle anlatır:

“Hayber senesinde Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le birlikte (sefere) çıkmıştık. Sahbâ’ya varınca (ki burası Hayber’in alt başlarında, Medîne tarafındadır) Rasûlullah (s.a.v) inip İkindi’yi kıldırdılar. Sonra mevcut azıkları istediler. Kavuttan başka bir şey getirilmedi. Efendimiz (s.a.v) emrettiler ve hemen kavut ıslatıldı. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) ondan yediler, ardından biz de yedik. Bundan sonra Allah Rasûlü (s.a.v) Akşam Namazı için kalkıp ağzını çalkaladı. Biz de ağzımızı çalkaladık. Sonra Efendimiz (s.a.v) namaza durdular, yeniden abdest almadılar.” (Buhârî, Vudû’, 51)

Şerh:

Kavut, kavrulup un hâline getirilmiş buğday ve arpa olduğu için ateş değmiş yiyeceklerdendir. Efendimiz (s.a.v) onu yedikleri halde tekrar abdest almamışlardır. Namazdan evvel mazmaza yapılması yani ağzın güzelce temizlenmesi ise diş aralarında kalan yiyecek kırıntılarını izâle edip namaz esnâsında onlarla meşgul olmamak içindir.

Bahsedilen bu yemek, Ümmü’l-Mü’minîn Safiyye (r.a)’nın düğün yemeği idi. (Ahmed Naîm Efendi, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, I, 172)

Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) şöyle buyurur:

“Bir gün Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) yanımıza çıktılar ve:

«‒Ümmetimden mütehallilûn ne güzel insanlardır.» buyurdular.

Ashâb-ı kirâm:

«‒Mütehallilûn kimdir ey Allah’ın Rasûlü?» diye sordular.

Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:

«‒Onlar, abdest alırken ve yemekten sonra hilallama yapanlardır. Abdestteki hilallama; ağzı, burnu, parmakların ve tırnakların arasını iyice yıkamaktır. Yemekten sonra hilallamak ise, ağzı ve dişleri güzelce temizlemektir. İnsanın yanında bulunan iki meleğe, o kişi namaza durduğunda dişlerinin arasında yemek kalıntısı görmelerinden veya ağzından yemek kokusu gelmesinden daha ağır gelen başka bir şey yoktur!».”[1]

***

İbn-i Abbâs (r.a)’dan rivayet edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) süt içtikten sonra mübarek ağızlarını çalkaladılar ve:

“Bu yağlıdır” buyurdular. (Buhârî, Vudû’, 52)


[1] Bkz. Heysemî, I, 235, V, 29-30; İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-âliye, II, 291; İbn-i Ebî Şeybe, Müsned, I, 33; Bûsîrî, İthâf, I, 338.