Allah Korkusu

July 8, 2013 in Mes'eleler

“Hikmetin başı Allah korkusudur!” denilmiştir. İnsana en fazla lâzım olan duygu budur. Allah korkusunu idrâk etmemiş bir insana hiçbir şey kâr etmez. Bu sebeple ecdâdımız “Kork Allah’tan korkmayandan!” demişlerdir.

Allah Teâlâ’nın bize örnek almamızı ve yolunu tâkip etmemizi emrettiği Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz ve ashâbının Allah korkusu nasıldı? İşte buna dâir birkaç misal:

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şöyle buyurur:

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir sahâbînin:

“Hiç şüphesiz bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar ve yakıcı bir ateş vardır” (el-Müzzemmil, 12) âyetini okuduğunu işitince, düşüp bayıldı. (Beyhakî, Şuab, I, 522/917; Ali el-Müttakî, VII, 206/18644)

*

Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Ben sizin görmediğinizi görürüm ve sizin işitmediğinizi işitirim. Semâ çatırdamaktadır. Onun çatırdaması da hakkıdır. Zira dört parmaklık bir boşluk yoktur ki, orada muhakkak Allah’a secde etmek için alnını yere koymuş bir melek olmasın. Vallâhi siz benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız. Zevcelerinizle meşgul olamaz, yollara dökülür, yüksek sesle Allah’tan yardım isterdiniz.”

Hadîsin râvîsi Ebû Zer der ki:

“Kesilen bir ağaç olmayı ne kadar isterdim!” (Tirmizî, Zühd, 9/2312)

*

Bir gün Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bir evin önünden geçerken, hâne sâhibinin, evin dışına taşacak kadar yüksek bir sesle Tûr Sûresi’ni okuduğunu işitti. Adam:

“Rabbinin azâbı hiç şüphesiz vukû bulacaktır, onu defedecek hiçbir şey de yoktur.” (et-Tûr, 7-8) âyet-i kerîmesine gelince, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bineğinden indi, bir müddet duvara yaslanarak dinledi. Sonra bu âyetin îkâzındaki şiddetin tesiriyle evinde bir müddet hasta yattı. (İbn-i Receb el-Hanbelî, et-Tahvîf mine’n-Nâr, Dımaşk 1979, s. 30)

*

Hz. Ömer -radıyallâhu anh- günlük virdini okurken rastladığı bir âyet sebebiyle boğazı düğümlendi, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ve yere düştü. Bir iki gün evinden çıkamadı. Öyle ki insanlar onun hastalandığını zannederek ziyaretine gelmeye başladılar. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, XIII, 269; Ebû Nuaym, I, 51; Ahmed, Zühd, s. 119; Beyhakî, Şuab, V, 20)

*

Bir gün Hz. Ömer (r.a) Tekvîr sûresini okuyordu:

“Güneş katlanıp dürüldüğünde, Yıldızlar (kararıp) döküldüğünde, Dağlar yürütüldüğünde…”

Onuncu âyet-i kerimeye geldi: “Amel defterleri açıldığında…” dedi ve daha fazla dayanamayıp baygın yere düştü. (Gazâlî, İhyâ, IV, 184; Muhibbu’t-Taberî, er-Riyâdu’n-nadra, II, 375)

*

Abdullah bin Ebî Müleyke anlatıyor:

İbn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ- ile Mekke’den Medine’ye ve Medine’den de Mekke’ye kadar yol arkadaşlığı yaptım. O namazlarını iki rekât kılıyordu. Konakladığımızda gece yarısı kalkıyor ve Kur’ân’ı harf harf, tertil üzere okuyordu. Bu esnâda hıçkıra hıçkıra ve feryâd ederek ağlıyor ve:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kâf, 19) âyetini okuyordu. (Ebu Nuaym, Hilye, I, 327; İbn Ebî Şeybe, XIV, 61; Beyhakî, Şuab, V, 23)

*

Ebû Vâil anlatıyor:

Abdullah bin Mesʻûd -radıyallâhu anh- ile beraber yola çıktık, yanımızda da Rebîʻ bin Haysem -rahmetullâhi aleyh- de vardı. Bir demircinin yanından geçiyorduk. Abdullah durup ateşin içindeki demire bakmaya başladı. Rebîʻ de ateşe baktı ve yere düşecek gibi oldu. Sonra Abdullah oradan ayrıldı, Fırat sahilinde bir fırının önüne geldik. Abdullah fırının içindeki ateşin alev alev yandığını görünce:

“Cehennem ateşi uzak bir mesafeden onları görünce, onun öfkelenişini (müthiş kaynamasını) ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlı olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman, oracıkta yok oluvermeyi isterler.” (Furkan, 12-13) âyet-i kerîmesini okudu.

Bunun üzerine Rebîʻ bayıldı. Onu taşıyarak âilesine götürdük. Abdullah -radıyallâhu anh- öğlene kadar başında bekledi ama Rebîʻ ayılmadı. Akşama kadar bekledi de nihayet Rebîʻ ayıldı. Abdullah t da evine döndü.” (Ebû Ubeyd, Fedâilü’l-Kur’ân, s. 23)

*

Nâfiʻ anlatıyor:

İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- gece namaz kılardı. Cennetten bahseden bir âyet okuduğunda durur, Allah’tan cenneti ister, dua eder, bazen de ağlardı. Cehennemden bahseden bir âyet okuyunca yine durur, cehennemden Allah’a sığınır, dua eder ve bazen de ağlardı.

“İman edenlerin, Allah’ın zikri ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi?” (Hadid, 16) âyetine gelince ağladı ve:

“Evet, geldi ya Rabbî; evet, geldi ya Rabbî” dedi.

Bir gün de Mutaffifîn suresini okuyordu.

“Öyle bir gün ki, insanlar o günde âlemlerin Rabbinin huzurunda divan duracaklardır.” (Mutaffifîn, 6) âyetine gelince o kadar ağladı ki kendinden geçti. (Mervezî, Muhtasaru kıyâmi’l-leyl, s. 61)

*

Müminlerin annesi Âişe -radıyallâhu anhâ- namazda:

“Allah bize lütfetti de bizi vücudun içine işleyen yakıcı azaptan korudu.” (Tûr, 27) âyetini okuyunca ağladı ve:

“Allah’ım, bana lütfet de vücuda işleyen o yakıcı azaptan koru. Sen, iyiliklerin sâhibisin ve merhamet edensin!” diye niyâzda bulundu. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, II, 211)

*

Hz. Hasan (r.a), abdest alıp bitirdiğinde rengi değişirdi. Bunun sebebi sorulduğunda ise şöyle buyururdu:

“–Yüce Arş’ın Sâhibi’nin huzuruna girmek isteyen kişinin hakkı, renkten renge girmektir.” (İbn-i Hallikân, Vefeyâtü’l-a’yân, II, 69)

Mezîd bin Havşeb şöyle der:

Hasan bin Ali ve Ömer bin Abdülaziz’den daha fazla korkan bir insan görmedim. Sanki Cehennem ikisinden başkası için yaratılmamıştı!” (İbn-i Sa’d, V, 398)

*

Abdullah bin Ebî Müleyke şöyle nakleder:

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- ölüm döşeğindeydi. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- onun huzûruna girmek için izin istedi. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:

“‒Beni senâ etmesinden korkuyorum.” buyurdu (ve izin ver­mek istemedi). Kendisine:

“‒İzin isteyen Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in amcasının oğlu ve müslümanların önde gelenlerindendir.” denildi. Bu sefer Âişe -radıyallâhu anhâ-:

“‒Ona izin verin, girsin!” buyurdu. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-, Hazret-i Âişe’nin odasına girip:

“‒Kendini nasıl hissediyorsun?” diye hâlini hatırını sordu. Âişe -radıyallâhu anhâ-:

“‒Eğer Allah’a karşı takvâ sahibi olabilirsem hayır üzere ve iyi olacağım!” diye cevap verdi. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-:

“‒İnşâallah sen hayır üzeresin, iyisin. Zira Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in zevcesisin, Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- senden başka bir bâkire ile evlenmedi, sana iftira atıldığında, temiz olduğuna dair beraatın semâdan indi.” dedi.

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- ziyaretini bitirip çıktıktan sonra, içeriye Abdullah bin Zübeyr -radıyallâhu anhümâ- girdi. Hazret-i Âişe vâlidemiz, yeğeni olan Abdullah’a:

“‒Biraz önce İbn-i Abbâs ziyaretime geldi ve beni medheden sözler söyledi. O esnâda yok olmayı, unutulup gitmeyi yanî zikredilir birşey olma­mayı istedim.” dedi. (Buhârî, Tefsîr, 24/8; Ahmed, I, 276; Hâkim, IV, 9)

*

Behz bin Hakîm anlatıyor:

“Tâbiînden Basra’nın kadısı ve imamı olan Zurâre bin Evfâ, Ulu Câmi’de sabah namazı kıldırıyordu.

فَإِذَا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ. فَذلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ. عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ

“O Sûr’a üfürüldüğü zaman var ya, işte o gün zorlu bir gündür. Kâfirler için (hiç de) kolay değildir.” (Müddessir, 8-10) âyet-i kerîmelerini okuyunca yere düşüp vefât etti.

Onun cenâzesini taşıyanlar arasında ben de vardım. (İbn-i Saʻd, Tabakât, VII, 150; Ebu Nuaym, Hilye, II, 258; Zehebî, Siyer, IV, 516)

*

Taberî (v. 310/923) şöyle nakleder:

“Müslümanlar Medâin şehrini zaptettikleri zaman bütün ganimetleri topladılar. Bu arada bir adam yaklaştı. Elinde bir küp altın vardı. Küpü ganimetleri toplayan memura verdi. Memurun yanında bulunanlar:

«–Şimdiye kadar böylesini hiç görmedik! Elimizdeki tüm eşyalar bunun değerine ulaşamaz, hatta ona yaklaşamaz bile!..» dediler. O zâta:

«–Bundan bir şey aldın mı?» diye sordular.

«–Allah’a yemin ederim ki Allah korkusu olmasaydı bu küpü size getirmezdim» dedi.

O şahsın iyi bir kişi olduğunu anladılar ve:

«–Sen kimsin?» diye sordular.

«–Allah’a yemin ederim ki sizler ve başkaları beni övmesinler diye kim olduğumu söylemeyeceğim. Ancak şu kadarını söyleyeyim ki ben Allah’a hamdeden ve O’nun mükâfâtından başka bir şey istemeyen bir kulum» dedi.

Dönüp giderken peşine bir kişi taktılar ve arkadaşlarının yanına varıncaya kadar onu tâkip ettirdiler. Tâkip eden kişi, arkadaşlarına onun kim olduğunu sordu, onlar da Âmir bin Abdikays olduğunu söylediler.[1]

 

Allâh Korkusu Sebebiyle Dökülen Gözyaşı

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Allâh katında iki damla ve iki izden daha sevimli bir şey yoktur:

İki damla; haşyetullâh sebebiyle akan göz yaşları ile Allâh yolunda akıtılan kan damlasıdır, iki iz de Allâh yolunda (cihâd ederken) bırakılan iz ile Allâh’ın farzlarından birini edâ esnâsında bırakılan izdir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-cihâd, 26/1669)

*

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

“Sinek başı kadar bile olsa, gözünden Allâh korkusuyla yaş çıkan ve bu yaşı yanaklarına değecek kadar akan hiçbir mü’min kul yoktur ki, Allâh onu (ebedi) ateşe haram etmesin!” (İbn-i Mâce, Zühd, 19)

 

Cenâb-ı Hak kalplerimize korkusunu yerleştirsin. Bu hususta O’na dâimâ duâ etmeliyiz. Zîrâ Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz öyle yaparlardı. İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- şöyle buyurur:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şu duâları yapmadan önce bir meclisten kalktığı pek az olurdu:

اَللّٰهُمَّ اقْسِمْ لنَا مِنْ خَشْيَتِكَ مَا تَحُولُ بِهِ بَيْنَنَا وَبَيْنَ مَعْصِيَتِكَ ومِنْ طَاعَتِكَ مَا تُبَلِّغُنَا بِهِ جَنَّتَكَ. ومِنَ الْيَقِينِ مَا تُهَوِّنُ بِهِ عَلَيْنَا مُصِيبَاتِ الدُّنْيَا وَمَتِّعْنَا بِأَسْمَاعِنَا وَأَبْصَارِنَا وَقُوَّتِنَا مَا أَحْيَيْتَنَا وَاجْعَلْهُ الْوَارِثَ مِنَّا وَاجْعَلْ ثَأْرَنَا عَلَى مَنْ ظَلَمَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى مَنْ عَادَانَا وَلاَ تَجْعَلْ مُصِيبَتَنَا فِي دِينِنَا وَلاَ تَجْعَلِ الدُّنْيَا أَكْبَرَ هَمِّنَا وَلاَ مَبْلَغَ عِلْمِنَا وَلاَ تُسَلِّطْ عَلَيْنَا مَنْ لاَ يَرْحَمُنَا

 “–Allâh’ım! Bize, günahla aramıza engel olacak kadar korkundan hisse ver! Bizi, cennetine ulaştıracak kadar tâatini nasib eyle! Dünya musîbetlerini kolay gösterecek kadar yakîn ver! Allâh’ım! Bizi yaşattığın müddetçe kulaklarımız, gözlerimiz ve kuvvetlerimizden faydalandır; ölümümüze kadar da onları devamlı kıl! Bize zulmedenlerden öcümüzü Sen al! Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et! Bizi dinimizde musîbete uğratma! Dünyâyı en büyük düşüncemiz ve gâyemiz, ilmimizin ulaşabileceği son nokta kılma! Bize acımayanları üzerimize musallat etme!” (Tirmizî, Deavât, 79)

 


[1] Taberî, Târih, Beyrut, 1407, II, 465.