Ümmet-i Muhammed’e Dua

July 22, 2013 in Mes'eleler

Hz. Âişe (r.a), Peygamber Efendimiz’i neşeli gördüğü bir gün:

“–Ey Allah’ın Rasûlü, benim için Allah’a dua ediver!” demişti.

Rasûlullah (s.a.v):

“Allah’ım, Âişe’nin geçmiş, gelecek, gizli ve açık bütün günahlarını mağfiret eyle!” diye dua etti.

Hz. Âişe vâlidemiz o kadar mesrûr oldu ki, sevincinden başı önüne düştü.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“‒Ey Übeyy! Bana «Kur’ân’ı bir harf üzere oku!» diye (Cibrîl) gönderildi. Ben, Cenâb-ı Hakk’a: «Ümmetime hafiflet!» diye mürâcaatta bulundum. O da ba­na ikincide: «Onu iki harf üzere oku!» diye cevap verdi. Ben tekrar «Ümmetime hafiflet!» diye müracaat ettim. Üçüncüde bana:

«‒Onu yedi harf üzere oku! Bu kolaylığa ilâveten bir de sana üç makbul dua hakkı veriyorum. Sana verdiğim şu üç cevabın her birinin yanında bir duanı da kabul edeceğim, benden isteyeceğin şeyi mutlaka vereceğim!» buyurdu.

Bunun üzerine ben:

«Allah’ım! Ümmetimi mağfiret eyle! Allah’ım! Ümmetimi mağfiret eyle!» dedim.

Üçüncü isteğimi de bütün mahlûkâtın, hattâ İbrahim (a.s)’ın bile bana muhtâc olacağı ve benden şefaat dileyeceği güne bıraktım.” (Müslim, Müsâfirîn, 273)

*

Rasûlullah (s.a.v):

“–Dua etmem seni sevindirdi mi?” diye sordu.

O da:

“–Senin duan beni neden sevindirmesin ki?” dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“–Vallâhi bu, benim ümmetim için her namazda yaptığım duâmdır” buyurdu. (Heysemî, IX, 243; İbn-i Hibbân, Sahîh, XVI, 47/7111)

*

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Kim bütün mü’minlerin affedilmesi için istiğfâr ederse, Allah Teâlâ ona her bir mü’min için bir hasene yazar.” (Heysemî, X, 210)

*

Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Kim sadaka verecek bir şey bulamazsa, duasında:

«Allâh’ım, kulun ve Rasûlün Muhammed’e salât eyle! Mü’min erkek ve mü’min kadınlarla müslüman erkek ve müslüman kadınlara da salât/rahmet eyle!» desin! Bu, onun için sadaka yerine geçer.” (İbn Hibbân, Sahîh, no: 903; Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 640)

*

Hz. Sevbân (r.a) anlatıyor:

“Rasûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

“Allâh Teâla Hazretleri yeryüzünü benim için dürüp topladı, ben de doğusunu da batısını da gördüm. Ümmetimin mülkü, bana gösterilen yerlere kadar uzanacaktır. Bana iki hazine verildi: Kırmızı ve beyaz hazineler (Altın ve gümüş. Kisrâ ve Kayser’in hazîneleri. Irak ve Şam…). Ben Rabbimden, ümmetimi umumî bir kıtlıkla helak etmemesini, ümmetime kendi nefislerinden başka bir düşman musallat edip çoğunluğu helâk etmelerine, köklerini kazımalarına meydan vermemesini talep ettim.

Rabbim Teâla Hazretleri bu isteklerime şöyle cevap verdi:

“Ey Muhammed! Bir hüküm verdim mi artık o geri alınmaz. Ben senin ümmetini umumi bir kıtlıkla helak etmeyeceğim, kendileri dışında, çoğunu helak edecek bir düşman da musallat etmeyeceğim, hatta yeryüzünün her tarafında bulunanlar, onlar aleyhinde toplansalar bile. Ama kendi aralarında birbirlerini helâk edecek, birbirlerini esir alacaklar.” (Müslim, Fiten 19; Tirmizî, Fiten, 14/2176; Ebû Dâvûd, Fiten, 1/4252)

*

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Ümmetimin Ebdâl’i (Ricâlü’l-ğayb’ı) cennete, işledikleri amellerle giremezler. Lâkin Allah’ın rahmeti, gönülden gelen cömertlikleri, kalb temizliği ve bütün müslümanlara karşı duydukları merhamet vesîlesiyle girerler.” (Beyhakî, Şuab, XIII, 317/10394)

*

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

«Eğer benim rahmetimi taleb ediyorsanız mahlûkâtıma merhamet edin!».” (Kıvâmü’s-Sünne, et-Terğîb ve’t-terhîb, II, 277/1581)

*

Sâib bin Yezîd (r.a) şöyle der:

Kıtlık senesinde Hz. Ömer (r.a)’in üzerinde bir elbise gördüm, tam on altı tane yaması vardı… Şöyle dua ediyordu:

“Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’i benim yüzümden helâk etme!” (İbn-i Saʻd, III, 320)

*

Mâruf Kerhî (k.s) da şöyle buyurur:

“Kim her gün on defa:

اَللّٰهُمَّ أَصْلِحْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ اَللّٰهُمَّ فَرِّجْ عَنْ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ اَللّٰهُمَّ ارْحَمْ أَمَّةَ مُحَمَّدٍ

«Allâh’ım, ümmet-i Muhammed’in hâlini ıslâh eyle! Allâh’ım, ümmeti Muhammed’in sıkıntılarını gider! Allâh’ım, ümmet-i Muhammed’e rahmet eyle» derse Abdâl’dan (Allah dostlarından) yazılır. (Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 366)

*

Ahmed bin Dahhâk şöyle anlatır: Rüyamda Şurayh bin Yûnus’u gördüm ve:

“–Rabbimiz sana nasıl muâmele etti?” diye sordum. O da:

“–Beni affetti ve lutuf olarak sarayımı Muhammed bin Beşir’in sarayı yanına yaptı” dedi. Ben hayretle:

“–Ama sen bizim yanımızda Muhammed bin Beşir’den daha üstün ve değerliydin?!” dedim.

“–Öyle deme!” dedi. “Allah Teâlâ bütün mü’minlerin amellerinden ona bir nasîb ihsân eyledi. Zira o Allah’a dua ederken:

اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْكَائِنِينَ مِنْهُمْ

«Yâ Rabbî, bütün mü’min ve müslüman kullarını ve onlardan meydana gelen nesilleri affeyle!» derdi.” (Ebû Nuaym, Hilye, X, 113)

Bu sebeple Allah dostları, dualarında hep ümmet-i Muhammed’i düşünerek şu şekilde ilticâ etmişlerdir:

اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِأُمَّةِ مُحَمَّدٍ

اَللّٰهُمَّ ارْحَمْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ

اَللّٰهُمَّ انْصُرْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ

اَللّٰهُمَّ احْفَظْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ

اَللّٰهُمَّ اجْمَعْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ

اَللّٰهُمَّ أَصْلِحْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ

اَللّٰهُمَّ فَرِّجْ عَنْ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’i mağfiret eyle!

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’e rahmet eyle!

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’e yardım eyle, zafer nasîb eyle!

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’i muhâfaza eyle!

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’i bir araya getir ve yekvücût eyle!

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’i ıslah eyle!

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’in sıkıntılarını gider! (Bkz. Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 366; İbn-i Asâkîr, Târîhu Dımeşk, XXXIX, 402)

*

Ali Ulvi Kurucu Hoca şöyle anlatır:

1991 senesinde Medîne-i Münevvere’de terâvih namazı kılıyorduk. İmâm Şıh Eyyûb idi. Ürdün’lü yaşlı bir baba ve iki oğlu önümde namaz kılıyorlardı. İmam, bayâtî makâmında çok hazin bir sesle Şûrâ sûresinin başından okumaya başladı:

“Hâ. Mîm. Ayn. Sîn. Kaf. Azîz ve hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O yücedir, uludur. Neredeyse yukarılarından gökler çatlayacak! Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yeryüzündeki (mü’min)ler için mağfiret diliyorlar. İyi bilin ki Allah çok mağfiret eden, çok merhamet edendir.” (Şûrâ, 1-5)

İmâm 5. âyeti okuyunca önümdeki ihtiyar birden yere düştü… İki oğlu selâm verip yandaki bidondan zemzem getirdiler. Saftaki insanlar da “Acaba öldü mü?” diye endişelendiler. İhtiyar zât, oğullarına:

“Namazınıza devam edin!” diye eliyle işaret etti. Onu sağ tarafına yatırdılar. Birisi, abasını çıkarıp başının altına koydu. İhtiyar bir taraftan ağlıyordu. Namaz bitince herkes:

“–Geçmiş olsun, geçmiş olsun!” deyip gittiler. Ben kaldım. İhtiyar, için için, sessiz sessiz ağlamaya devam ediyordu. Yaklaştım:

“–Geçmiş olsun amca, hayırdır inşallah” dedikten sonra yavaşça ve nezâketle sordum:

“–Amca, âyet-i kerîmeden mi müteessir oldunuz? Hz. Ömer efendimize de böyle olmuştu. Birisi «Ve’t-tûr» sûresini okuyormuş, Hz. Ömer de böyle düşüp bayılmış.” Ben böyle deyince ihtiyar amca ağlayarak şu cevabı verdi:

“–«Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yeryüzündeki (mü’min)ler için mağfiret diliyorlar.» Şıh Eyyûb bu âyet-i kerîmeyi okurken, baktım, mihrapta Peygamber-i Zîşânı gördüm:

«–Melekler ümmetime dua ederler, istiğfar ederler de ben etmem mi?» diyor, mihrapta dua ediyordu… Gözümün önünde öylece tecellî etti; dayanamadım, ayaklarım taşıyamadı, yere yıkıldım.” (M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar- 3, İstanbul 2007, s. 377-378)

*

Ümmetî! Ümmetî!

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle anlatıyor:

Müşrikler, Hz. Peygamber (s.a.v)’i fakirliğinden dolayı ayıplayıp:

“–Ne oluyor şu Rasûl’e! (Bizim gibi) yemek yiyor ve çarşılarda dolaşıyor!” (Furkân, 7) dediklerinde Allâh’ın Rasûlü (s.a.v) buna çok üzüldü. Onu teselli etmek üzere Rabbı katından Cibrîl geldi ve şöyle dedi:

“–Selâm sana ey Allâh’ın Rasûlü, Rabbu’l-İzzet sana selâm söylüyor ve buyuruyor ki: «Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz yemek yerler, sokaklarda gezinirlerdi» (Furkân, 20)  yani dünyada geçim ve rızık peşine düşerlerdi.

Hz. Peygamber (s.a.v) ve Cibrîl bu şekilde konuşurlarken birden Cibrîl eridi ve küçücük bir mercimek kadar kaldı. Rasûlullâh (s.a.v):

“–Ey Cibrîl sana ne oldu da eridin, mercimek kadar kaldın?” diye sordu.

“–Ey Muhammed, Gökyüzü kapılarından bir kapı açıldı ki bugüne kadar bu kapı hiç açılmamıştı. Seni fakirliğin sebebiyle kınadıkları esnâda kavminin azâba uğrayacağından korkuyorum” dedi.

Rasûlullah (s.a.v) ve Cibrîl ağlamaya başladılar. Derken Cibrîl (a.s) yine eski hâline döndü ve:

“–Müjdeler olsun ey Muhammed, şu gelen cennetin bekçisi Rıdvan’dır; sana Rabbinin rızâsını getiriyor” dedi. Rıdvan geldi, selâm verdi ve dedi ki:

“–Ey Muhammed, Rabbu’l-İzzet sana selâm söylüyor. (Rıdvan’ın yanında nurdan parıl parıl parıldıyan bir anahtar vardı.) Rabbin sana buyuruyor ki: «Âhirette kendi katında senin için biriktirdikleri bir sinek kanadı kadar eksilmeksizin şunlar dünya hazinelerinin anahtarlarıdır.»

Hz. Peygamber (s.a.v), fikir danışır gibi Hz. Cibrîl’e baktı. Cibrîl eliyle yere vurarak:

“–Allâh için mütevazi ol!” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“–Ey Rıdvan, benim o hazinelere ihtiyacım yoktur. Rabbime muhtaç bir kul, çok sabreden ve çok şükreden bir kul olmam bana daha sevimlidir” dedi. Rıdvan:

“–İsabet ettin, Allâh seni hep doğruya isabet ettirsin!” dedi ve gökten bir nida geldi. Cibrîl başını göğe kaldırıp baktı, bir de ne görsün; göklerin kapıları Arş’a kadar açılmış ve Allâh Tealâ Adn cennetine vahyeylemiş de dallarından birini Hz. Peygamber (s.a.v)’e sarkıtmış. O dalın üzerinde bir salkım, salkımın üzerinde yeşil zebercedden bir oda, odanın kırmızı yakuttan yetmiş bin kapısı var. Cibrîl:

“–Ey Muhammed, kaldır başını ve yukarı bak!” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) başını kaldırıp yukarı baktı ve peygamberlerin evlerini ve odalarını gördü. Ve yine gördü ki kendi evleri, diğer peygamberlerin evlerinin üstünde ve hepsinden üstün, bir münâdî de şöyle nidâ ediyor:

“–Ey Muhammed, râzı oldun mu?” Rasûlullah (s.a.v):

“–Râzı oldum, bu dünyada bana vermeyi murad buyurduğun nimetleri de kıyamet günü bana vereceğin Şefaat-i Uzmâ’nın içine kat ve katında benim için sakla!” dedi. İşte şu âyet-i kerimeyi o zaman Rıdvan’ın indirmiş olduğunu rivâyet edilir:

“Dilerse sana bunlardan daha iyisini, altlarından ırmaklar akan cennetleri verecek ve sana saraylar ihsan edecek olan Allah’ın şanı yücedir.” (Furkân, 10) (Vâhıdî, s. 342-343)

*

Rasûlullâh (s.a.v):

“Allâhım! Ümmetimin erkenciliğini bereketli kıl.” diye dua etmiştir.

Râvi (Sahr) diyor ki; Peygamber (a.s), seriyye veya ordu gönderdiği zaman, sabahleyin erkenden gönderirdi.

Tüccardan olan Sahr da, ticaret mal ve kervanlarını sabah erkenden yola çıkarırdı. Bu sebeple malı çoğaldı, zengin oldu. (Ebû Dâvûd, Cihâd 78; Tirmizî, Büyû’ 6. Ayrıca bk. İbni Mâce, Ticârât 41)

*

Âmir bin Sa’d, babasından naklen anlatıyor:

“Rasûlullâh (s.a.v) Benî Muâviye Mescidine girdi. Orada iki rek’at namaz kıldı, biz de onunla beraber kıldık. Sonra Rabbine uzun uzun dua etti. Sonra yanımıza döndü. Dedi ki:

«Rabbimden üç şey talep ettim. İkisini verdi, birini geri çevirdi: Rabbimden ümmetimi umumi bir kıtlıkla helâk etmemesini talep ettim, bunu bana verdi. Ümmetimi suda boğulma suretiyle helâk etmemesini diledim, bana bunu da verdi. Ümmetimin kendi aralarında savaşmamalarını da talep etmiştim, bu geri çevrildi.» (Müslim, Fiten, 20/2890)

*

Hz. Sevbân (r.a) anlatıyor:

“Rasûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

“Allâh Teâla hazretleri yeryüzünü benim için dürüp topladı, ben de doğusunu da batısını da gördüm. Ümmetimin mülkü, bana gösterilen yerlere kadar uzanacaktır. Bana iki hazine verildi: Kırmızı ve beyaz hazineler. Ben Rabbimden, ümmetimi umumî bir kıtlıkla helak etmemesini, ümmetime kendi nefislerinden başka bir düşman musallat edip çoğunluğu helak etmelerine meydan vermemesini talep ettim.

Rabbim Teâla hazretleri bu isteklerime şöyle cevap verdiler:

“Ey Muhammed! Bir hüküm verdim mi artık o geri alınmaz. Ben senin ümmetini umumi bir kıtlıkla helak etmeyeceğim, kendileri dışında, çoğunu helak edecek bir düşman da musallat etmeyeceğim, hatta yeryüzünün her tarafında bulunanlar, onlar aleyhinde toplansalar da. Ama kendi aralarında birbirlerini helak edecekler.” (Müslim, Fiten 19/2889; Tirmizi, Fiten 14, (2177); Ebu Davud, Fiten 1, (4252)

Peygamber Efendimiz’in Ümmetine Muhabbet ve Merhameti

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Hayâtım sizin için hayırlıdır; benimle konuşursunuz ve size (ilâhî vahiy ve hükümler) bildirilir. Vefâtım da sizin için hayırlıdır. Amelleriniz bana arzedilir. Güzel bir amel gördüğümde Allah’a hamd ederim, kötü bir şey gördüğümde de sizin için Allah’a istiğfar ederim.” (Heysemî, IX, 24)

*

Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Dikkat edin! Ben hayatımda sizin için bir emniyet vesîlesiyim. Vefât ettiğimde ise, kabrimde: «Yâ Rabbî, ümmetî ümmetî!..» diye ilk Sûr üfleninceye kadar nidâ edeceğim…” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XIV, 414)

*

Mâlik bin Huveyris (r.a) şöyle anlatıyor:

Yaşça akran beş on kişiyle Rasûlullah (s.a.v)’in yanına gelip yirmi gün kaldık. Peygamber Efendimiz, pek merhametli ve şefkatli idi. Âilemizi özlediğimizi anlayınca geride kimleri bıraktığımızı sordu. Biz de söyledik. Bunun üzerine buyurdu ki:

“−Ehlinizin yanına dönünüz ve aralarında bulununuz. Onlara gerekli bilgileri öğretiniz, söylenecek şeyleri söyleyiniz.”

Daha birçok şeyler buyurdu ki şimdi bunların bir kısmını hâlâ hatırlıyorum, bir kısmını ise hatırlayamıyorum. Sonra şöyle devâm etti:

“−Benden gördüğünüz gibi namaz kılınız. Namaz vakti geldiğinde içinizden biri ezan okusun, en yaşlınız da imam olsun.” (Buhârî, Ezân, 18)

*

Ümeyme bint-i Rukayka (r.a) şöyle anlatır:

 Ensâr’dan bir grup kadınla Hz. Peygamber’e gelip İslâm üzere bey’at ettik. Onlar:

“−Yâ Rasûlallah! Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarımızı öldürmemek, hiçbir zaman iftira atmamak, meşrû emirlerinde isyan etmemek üzere sana bey’at ediyoruz” deyince Efendimiz (s.a.v) hemen:

“−Gücünüz yettiğince ve tâkat getirebileceğiniz husûslarda!” buyurdu.

Onun bu şefkat ve merhamet yüklü sözü üzerine kadınlar:

“−Allah ve Rasûlü bize karşı bizden daha merhametlidir, haydi sana bey’at edelim yâ Rasûlallah!” dediler. Kadınlar, bey’atı musâfaha ederek yapmak istediler. Ancak Allah Rasûlü (s.a.v):

“−Ben kadınlarla musâfaha etmem! Benim yüz kadına söylediğim söz, bir kadına söylediğim söz gibidir” buyurdu. (Muvatta, Bey’at, 2; Tirmizî, Siyer, 37/1597; Ahmed, VI, 357)

*

 “Üm­me­tim adı­na en çok kork­tu­ğum şey; ne­fis­le­ri­nin he­vâ­la­rı­na uy­ma­la­rı­dır.” (Bkz. Heysemî, I, 187; Sü­yû­tî, I, 12)

*

Hz. Câbir (r.a) anlatıyor:

“Rasûlullâh (s.a.v) yevm-i nahr’da alacalı, boynuzlu ve iğdiş edilmiş iki koç kesti. Koçları kesmek üzere (yatırıp kıbleye) yöneltince:

«Şüphesiz ki ben, bir muvahhid (Allâh’ı bir tanıyıcı) olarak yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allâh’a yönelttim. Ben müşriklerden değilim» (el-En’âm, 79)

ve

«Şüphesiz benim namazım da, menâsikim de, hayatım da, ölümüm de hiçbir ortağı olmayan, âlemlerin Rabbi Allâh’ındır. Ben böylece emrolundum. Ben müslüman olanların ilkiyim» (el-En’âm, 162) (âyetlerini okudu ve:)

«Ey Rabbim (bu kurban bize) Sen’dendir, Sen’in rızan için kesiyoruz ve sana ulaşacaktır. Ey Rabbim, Muhammed ve ümmeti adına kesiyorum. Bismillahi vallâhu ekber!» deyip, sonra koçu kesti.” (Ebu Dâvud, Edâhî, 3-4/2795)

Yine Hz. Câbir (r.a) anlatıyor:

“Hz. Peygamber (s.a.v)’le musallâda hazır bulundum. Hutbesini tamamlayınca minberinden indi. Kurbanlık bir koç getirildi. Rasûlullâh Efendimiz onu kendi eliyle kesti. Keserken de şöyle buyurdu:

«Bismillahi vallâhu ekber. Bu benim adıma ve ümmetimden kurban kesmeyenlerin adınadır!»” (Tirmizî, Edâhî, 20/1521)

*

Hz. Aişe (r.a) anlatıyor:

“Rasûlullâh (s.a.v) mesrûr bir halde yanımdan çıkmıştı, sonra üzüntülü olarak geri döndü. Dedi ki:

“Kâ’be’ye girdim. Ancak pişman oldum, yaptığım bu işi geri getirebilseydim, Kâ’be’ye girmezdim. Ümmetime meşakkat vermiş olmaktan korkuyorum.” (Ebû Dâvûd, Menâsık, 93-95/2029)

Tirmizî’de şöyle denir:

“…Yapmamış olmayı temenni ettim. Zîra, kendimden sonra ümmetimi yormuş olmaktan korkuyorum.” (Tirmizî, Hacc, 45/873)

*

Ebû Hureyre (r.a) nakletmektedir. Rasûlullâh (s.a.v) birgün kabristana geldiler ve:

“–Allâh’ın selâmı üzerinize olsun ey mü’minler diyârının sakinleri. İnşaallâh birgün biz de sizin yanınıza geleceğiz. Kardeşlerimizi görmeyi ne kadar da çok arzuladım. Onları ne kadar da özledim!” buyurdular. Ashâb-ı kirâm:

“–Biz senin kardeşlerin değil miyiz yâ Rasûlallâh!” dediler. Efendimiz:

“–Siz benim ashâbımsınız. Kardeşlerimiz ise henüz dünyâya gelmeyenlerdir.” buyurdu. Ashâb-ı kirâm -radıyallâhu anhüm ecmaîn-:

“–Ümmetinizden henüz dünyâya gelmeyen kimseleri nasıl tanırsınız ey Allâh’ın Rasûlü.” dediklerinde:

“–Düşünün ki bir adamın ayakları ve yüzü beyaz olan bir atı var. O kimse bu atını, hepsi simsiyah olan bir at sürüsü içerisinde tanıyıp bulamaz mı?” diye sordu. Ashâb-ı kirâm:

– Evet, bulur ya Rasûlallâh! dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:

“–İşte onlar da abdest âzâları bembeyaz olduğu hâlde gelecekler. Ben önceden gidip havuzumun başında ikram etmek için onları bekleyeceğim. Dikkat edin! Birtakım kimseler yabancı devenin sürüden kovulup uzaklaştırıldığı gibi benim havuzumdan kovulacaklar. Ben onlara «Gelin buraya» diye nidâ edeceğim. Bana : «Onlar senden sonra hâllerini değiştirdiler (senin sünnetini takip etmeyip başka yollara saptılar, büyük günahlar işlediler.) Bunun üzerine ben de «Uzak olsunlar, uzak olsunlar» diyeceğim.” buyurdu. (Müslim, Tahâret, 39)

“Bana denilecek ki: «Sen onların senden sonra neler yaptığını bilmiyorsun!» Ben de «Benden sonra (istikâmetlerini ve hâllerini) değiştirenler uzak olsunlar, uzak olsunlar !» diyeceğim.” (Müslim, Fezâil, 26)

*

Ebu Musa (r.a) anlatıyor: “Rasûlullâh (s.a.v) ile beraber akşam namazı kılmıştık. Aramızda: “Burada oturup yatsıyı da onunla birlikte kılsak” dedik ve oturduk. Derken yanımıza geldi ve:

“–Hala burada mısınız?” buyurdular.

“–Evet!” dedik.

“–İyi yapmışsınız!” buyurdu ve başını semaya kaldırdı. Başını sıkça semaya kaldırdı ve şöyle buyurdu:

“–Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vaadedilen şey semaya gelir. Ben de ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaadedilen şey gelecektir. Ashabım da ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi ümmetime vaadedilen şey gelir.” (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 207)

*

Ebû Hüreyre’den:

Rasûlullâh (s.a.v) sabah namazının son rekâtında (rükûdan) başını kaldırdığında şöyle dedi:

“Allâh’ım! Velid bin Velid, Seleme bin Hişâm, Iyâş bin Ebî Rebîa ve Mekke’deki müstez’afları (zayıf mü’minleri) kurtar…” (Ahmed, II, 239)

Hadisteki Velid bin Velid, Hz. Hâlid’in kardeşi ve Velid bin Muğîre’nin oğludur. Bedir’de müşriklerin safındaydı, müslümanlara esir düştü ve fidyeyle kurtuldu. Sonra müslüman oldu, lâkin Mekke’den bırakmadılar. Bunun üzerine arkadaşları Seleme ve Iyâş ile anlaşarak gizlice kaçıp yola koyuldular. Rasûlullâh (s.a.v) onların durumunu bildi ve yukarıdaki şekilde dua etti. Velid, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in huzûruna kavuştuktan sonra vefat etti. Allâh Rasûlü onlar için on beş gün dua etmişti. Ramazan bayramının sabahında bu duayı bıraktı. Hz. Ömer, bunun sebebini sorduğunda ise şöyle buyurdu:

“–Onların geldiğini bilmiyor musun?”

Rasûlullâh (s.a.v)’in onlardan bahsettiği bu esnâda yol açıldı, Velid arkadaşlarını getiriyordu. Velid nefes nefese Allâh Rasûlü’nün huzuruna geldi ve rûhunu teslim etti. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“–Bu kişi şehittir, ben buna şâhidim.” (İbn-i Hacer, Fethü’l-Bârî, VIII, 226-227; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, II, 200)

*

Iyâş b. Ebî Rebîa, Hz. Ömer ile birlikte Medine-i Münevvere’ye hicret etmişti. Iyâş’ın anabir kardeşleri Ebû Cehl ile Hâris b. Hişâm, Medine-i Münevvere’ye gelerek Iyâş’a misafir oldular ve ona:

“–Muhammed’in dininde sıla-i rahim ve ana-babaya iyilik yok mu? Sen anneni Mekke’de bırakıp geldin ve o senin ayrılığına üzüldüğü için yemeden içmeden kesildi. Seni görünceye kadar eve girmemeye yemin etti. Bilirsin seni ne kadar sevdiğini. Haydi, bizimle birlikte Mekke’ye gel” dediler ve çok ısrar ettiler.

Bunun üzerine Iyâş, Hz. Ömer’le istişare etti de Ömer (r.a):

“–Onlar sana tuzak kuruyorlar, seni kandırmaya çalışıyorlar. Onlarla gitmez burada kalırsan işte malımı seninle paylaşmaya hazırım. Malımın yarısını sana vereceğim, gitme kal” dedi. Ancak Ebû Cehl ve Hâris’in ısrarlarına dayanamayıp Mekke’ye, annesinin yanına gitmeye karar verdi. Bu kararını Hz. Ömer’e söylediğinde Ömer (r.a):

“–Mâdem ki beni değil onları dinliyorsun peki onlarla git ama şu devemi al, ona bin. Bu öyle bir devedir ki dünyada onu geçebilecek bir deve daha yoktur. Sana bir tuzak kurduklarını hissedersen hemen ona bin ve ellerinden kurtul.” diyerek kendi devesini Iyâş’a verdi.

Iyâş onlarla birlikte yola düştü. Çöle vardıklarında Ebû Cehil, Iyâş’a:

“–Devem yoruldu. Seninle birlikte senin deveye binsem de benim deve biraz dinlense” dedi. Iyâş da devesinden inerek iki kişi binecek hâle getirmeye çalışırken ikisi birden üzerine çullanıp onu bağladılar ve dövmeye başladılar. İkisi de ayrı ayrı olmak üzere yüzer sopa vurdular ve o şekilde bağlı olarak annesine götürdüler. Peygamber Efendimiz’in dininden dönünceye kadar da ona işkenceye devam edeceklerini söylediler. İşte bu hâdise üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu:

“Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak Banadır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.” (el-Ankebût, 8) (Alûsî, XX, 139)

Rasûlullâh (s.a.v), Mekke’de kalan ve hicret edemeyen zayıf müslümanlar için kunut duası yaptığında bu Iyâş b. Ebî Rabîa’nın da ismini özellikle zikretmiştir. (Ahmed, II, 239; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, IV, 321)

*

Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’in irtihâlinden sonra Hz. Ömer (r.a)’ın ağlayarak şöyle dediği işitilmiştir:

“Anam babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallah! Bir hurma kütüğüne dayanarak insanlara hitab ederdin. Cemaât çoğaldığında, sesini onlara duyurabilmek için bir minber yaptırmıştın. Hurma kütüğü senin firâkına dayanamayarak inlemeye başlamıştı. Sen mübarek elini onun üzerine koyunca ancak sükûnete ermişti. O hâlde, senin ümmetin, aralarından ayrılıp gittiğin için hurma kütüğünden daha çok ağlayıp inlemelidirler.

Anam babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallah! Allah katında o kadar ulvî bir makâma sâhipsin ki, Cenâb-ı Hak sana itâati yüce zâtına itaât sayarak:

«Rasûl’e itaât eden Allah’a itaât etmiş olur» (Nisâ, 80) buyurdu.

Anam babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallah! Cenâb-ı Hak katında o kadar ulvî bir makâma sâhipsin ki, Yüce Allah önce seni affettiğini haber verdi daha sonra yaptığın zelleden bahsederek şöyle buyurdu:

«Allah seni affetsin, onlara niçin izin verdin!» (Tevbe, 43)

Anam babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallah! Cenâb-ı Hak katında o kadar ulvî bir makâma sâhipsin ki, Yüce Allah seni son peygamber olarak gönderdiği hâlde diğer peygamberlerden önce zikrederek şöyle buyurdu:

«Hani biz peygamberlerden söz almıştık; senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da…» (Ahzâb, 7)

Anam babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallah! Cenâb-ı Hak katında o kadar ulvî bir makâma sâhipsin ki, cehennem halkı ateşler içinde azap görürken, dünya hayatındayken sana itaât etmiş olmayı o kadar çok arzu edecekler ki dehşetli bir feryâd ile:

«“Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik!” diyecekler.» (Ahzâb, 66)

Anam babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallah! Cenâb-ı Hak, Mûsâ (a.s)’a mûcize olarak içinden nehirler akan bir kaya lûtfettiyse, bu, Yüce Rabbbimizin senin parmaklarından tatlı sular akıtmasından daha şaşırtıcı değildir. Sana salât ü selâm olsun!

Anam babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallah! Allah Teâlâ, gidişi bir aylık, dönüşü de bir aylık mesâfe olan rüzgârı Süleyman (a.s)’ın emrine vermişti. Bu da, senin Miraç gecesi üzerine binerek yedi kat gökleri aşıp aynı günün sabah namazını Mekke’de kıldığın Burak’tan daha şaşılacak bir şey değildir. Sana salât ü selâm olsun!

Anam babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallah! Cenâb-ı Hak İsâ (a.s)’a ölüleri diriltme mucizesi vermişse, bu, kızartılmış zehirli koyunun seninle konuşmasından daha şaşılacak bir şey değildir. Koyunun kürek kısmı sana «Ben zehirliyim, beni yeme!» demişti. Sana salât ü selâm olsun!

Anam babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallah! Nûh (a.s), sabrı tükenince kavmine beddua etmek mecbûriyetinde kalmış ve:

«Rabbim yeryüzünde kâfirlerden bir tane bile bırakma!» (Nûh, 26) demişti. Eğer onun gibi sen de bize beddua etseydin, bir tanemiz kalmaz, hepimiz helâk olurduk. İnsanlar senin sırtına bastı, gül yanağını kanattı, dişlerini kırdı, lâkin sen yine de ümmetin için ısrarla hayır istiyor ve şu niyâzda bulunuyordun:

«Allah’ım! Sen kavmimi mağfiret buyur! Zira onlar bilmiyorlar!»

Anam babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallah! Yaşının azlığı ve ömrünün kısalığına rağmen, sana tâbî olanlar, ömrü son derece uzun olan Nûh (a.s)’a tâbî olanlardan çok daha fazladır. Zira sana çok kimse iman etmiş, «Ona pek az kişi iman etmişti.» (Hûd, 40)

Anam babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallah! Eğer sen yalnız emsâlin ile oturup kalksaydın, biz senin sohbetinle müşerref olamaz ve senin yanında oturamazdık. Eğer emsâlinden başkasıyla evlenmeseydin, bizlerden kimseyi nikahlamazdın. Eğer yalnız dengin olan kişileri vekil tâyin etseydin, bizden kimseyi vekil tâyin etmezdin. Ancak vallâhi hem bizimle oturdun, hem içimizden bazılarıyla nikahlandın, hem de bir kısmımızı yerine vekil tâyin ettin. Tevâzu eseri olarak yün elbise giydin, merkebe bindin, terikine yolcu aldın, yere oturup yemek yedin ve yemekten sonra parmaklarını yalayıp temizledin. Allah ona salât ü selâm eylesin!” (Gazâlî, İhyâ, I, 410-411)

Ümmet-i Muhammed’e Lutuflar

Rasûlullâh (s.a.v) buyurdular ki:

“Allâh Teâla Hazretleri (şu âyetle) ümmetim için bana iki eman indirdi:

1. Sen aralarında olduğun müddetçe Allâh onlara (umumi bir) azab vermeyecektir.

2. Onlar istiğfarda bulundukları müddetçe, Allâh onlara azab vermeyecektir. (el-Enfal 33)

Ben aralarından ayrıldığımda, (Allâh’ın azabını önleyecek ikinci eman olan) istiğfarı kıyamete kadar aralarında bırakıyorum.” (Tirmizi, Tefsir, 8/3082)

*

Hz. Peygamber (s.a.v)’e ümmetinin ömrü gösterilmiş. Rasûlullâh (s.a.v), önceki ümmetlerin ömrüne nisbetle kısa olduğu için, amelde onların uzun ömürde işlediklerine yetişemezler diye bu ömrü kısa bulmuş. Bunun üzerine Cenab-ı Hak bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesi’ni vermiştir. (Muvatta, İ’tikaf 15, (1, 321)

*

Ebü’l-Âliye’den rivayet ediliyor:

Birisi Hz. Peygamber (a.s)’a:

“–Ey Allâh’ın elçisi, bizim keffâretlerimiz de İsrail Oğulları’nın keffâretleri gibi olsaydı.” demişti.

Hz. Peygamber (s.a.v) üç defa:

“–Ey Allâh’ım, bunu asla istemeyiz.” deyip şöyle devam etti:

“Allâh’ın size vermiş oldukları elbette İsrail Oğulları’na verdiklerinden daha hayırlıdır. Onlardan birisi bir suç işlediğinde hem o suçu, hem de keffâretini kapısında yazılı olarak bulur; o keffâreti yerine getirse dünyada, yerine getirmese âhirette rezil olurdu. Allâh size İsrail Oğulları’na verdiklerinden daha hayırlısını vermiştir. Allâh Tealâ:

 «Her kim bir kötülük işler ya da kendine zulmeder de sonra istiğfar ederse Allâh’ı Ğafûr Rahîm olarak bulur.» (en-Nisâ, 110) buyurmuştur.

Beş vakit namaz ve cuma bir sonraki cumaya kadar olmak üzere aralarındakine keffârettir. Her kim bir kötülük düşünür de onu işlemezse onun aleyhine kötülük olarak yazılmaz, eğer işlerse bir kötülük olarak yazılır. Kim de bir iyilik yapmayı düşünür de yapamazsa onun lehine bir iyilik yazılır. Hem düşünür hem işlerse o iyilik onun lehine on iyilik olarak yazılır. Artık Allâh ancak helâk olmak için ısrar eden kimseleri helâk eder.” buyurdu ve Allâh Tealâ:

“Yoksa siz daha önce Mûsâ’dan istendiği gibi Rasûlünüzden de olur olmaz şeyler istemek, onu sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Kim îmâna bedel inkârı alırsa, artık doğru yoldan sapmış olur.” (Bakara, 108) âyetini indirdi. (Taberî, Câmiu’l-Beyân, I, 677; Abdu’l-Fettâh el-Kâdî, Esbâbu’n-Nuzûl, Kahire ts., s. 18)

*

“Her kim bir hasene işlerse ona on misli vardır.” (el-En’âm, 160) âyeti nâzil olunca Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“Rabbim, ümmetime artır!” diye duâ etti. Bundan sonra:

“Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah’a güzel bir borç (isteyene faizsiz ödünç) verecek yok mu?…” (el-Bakara, 245) âyeti nâzil oldu. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) yine:

“Rabbim, ümmetime artır.” dedi. Bu sefer:

“Mallarını Allâh yolunda harcayanların misali bir dâne gibidir ki o dâne yedi başak bitirir. Her başakta yüz dâne vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah’ın lûtfu geniştir, O herşeyi bilir.” (el-Bakara, 261) âyeti nâzil oldu. Allâh Rasûlü (s.a.v) tekrar:

“Rabbim ümmetime artır.” dedi. Bunun üzerine de:

“Sabredenlere ecirleri elbette hesapsız olarak verilecektir.” (ez-Zümer, 10) âyeti nâzil oldu. (Suyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, I, 747 [el-Bakara, 245]. Krş. İbn-i Hibbân, Sahîh, X, 505; Beyhakî, Şuab, V, 25/3047)

*

Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“–Hac mevsiminde ümmetler bana arzedildi. Ümmetimin çokluğu hoşuma gitti, ovayı ve dağı doldurmuşlardı.

«–Ey Muhammed, râzı oldun mu?» denildi.

«–Evet ey Rabbim» dedim…” (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 911)