Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Adına Yalan Uydurmanın Ne Büyük Bir Günâh Olduğu (63. Hadis-i Şerif Dersi)

December 16, 2013 in Buhârî'den Hadîs-i Şerîfler

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Adına Yalan Uydurmanın Ne Büyük Bir Günâh Olduğu

Hz. Ali (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:

«Benim ağzımdan yalan uydurmayınız! Her kim benim ağzımdan yalan söylerse Cehennem’e girsin!».” (Buhârî, İlim, 38)

*

Seleme bin Ekvaʻ (r.a) şöyle buyurur:

“Nebî (s.a.v) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını işittim:

«Her kim, söylemediğim şeyleri bana isnâd ederse Cehennem’deki yerine hazırlansın!».” (Buhârî, İlim, 38)

*

Ebû Hüreyre (r.a) şöyle buyurur:

“Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) buyurdular ki:

«Benim ismimi (kendinize veya başkasına) isim olarak verebilirsiniz! Künyemi ise (yâni Ebü’l-Kâsım künyesini) kullanmayınız! Her kim beni rüyâda görürse hakîkatte beni görmüş olur. Zîrâ şeytan benim sûretimde temessül edemez. Bir de, her kim benim ağzımdan bilerek yalan uydurursa Cehennem’deki yerine hazırlansın!».” (Buhârî, İlim, 38)

Şerh:

Önceki bölümlerde ilmi öğrenmek ve tebliğ etmekten bahsedilmiş, buna teşvik edilmişti. Burada ise tebliğ esnâsında Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e söylemediği bir şeyin isnâd edilmemesi için bunun ne kadar büyük bir günah olduğundan bahsediliyor.

Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz adına yalan söylemek çok büyük bir günahtır, haramdır ve Cehennem’e girmeye sebep olur.

Uydurulan hadis, ahkâm husûsunda olsun, fazîlet, terğîb ve terhîb husûsunda olsun farketmez, hepsi harâmdır. İnsanları ibadete teşvik için hadis uydurulabileceği yönündeki sözler yanlıştır.

Mevzu/uydurma bir hadîsi bilerek nakleden kimse de Peygamber Efendimiz (s.a.v) adına yalan uyduran kimse hükmündedir, o da yalancılardan biridir.

Arapça’yı ve gramerini iyi bilmediği için hadisleri naklederken hata yapanların da bu tehdide dâhil olacağını söyleyen âlimler olmuştur. Bu sebeple hadîs-i şerifleri okuyup yazarken çok dikkatli olmak îcâb eder.

Son hadîs-i şerîfte, şerʻan nehyedilmiş olan husus, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in ism-i şerîfi ile künyesinin bir insanda toplanmasıdır. Bunu açıkça ifâde eden rivâyet de vardır. Bu nehyin neshedildiğini söyleyenler olduğu gibi Efendimiz (s.a.v)’in hayâtına mahsus olduğunu ifade edenler de vardır.

*

Efendimiz (s.a.v)’i rüyâda görme ile alâkalı hadîs-i şerif, birkaç lafızla daha vârid olmuştur. Hepsinden anlaşılan mânâ, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i rüyâda görmenin hak ve sâdık rüyâ olduğudur.

Şemâil-i Şerîfe’de târif edilen sûrette görmekle başka bir sûrette görmek arasında fark yoktur. Ancak Efendimiz (s.a.v)’i hakîkî sûretiyle müşâhede şerefine nâil olanların rüyâlarını tâbir etmeye hâcet yoktur. Bilinen sûretinden farklı bir şekilde görenlerin rüyâları ise hallerine münâsib bir şeyle tâbir edilmeye muhtaçtır.

Hadîs-i şerîf, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i rüyâda görmediği hâlde gördüm diyen kimsenin, son cümledeki tehdîdin hükmüne dâhil olacağına işâret etmektedir. (Ahmed Naîm Efendi, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, I, 104-105)

Şeytanı Görüp Hakk’ı Gördüm Zannetmek

İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri şöyle îkâz buyurur:

“Ey mü’min, işte sefer-i âhiret ve sefer-i Mevlâ, sefer-i dünyâ gibi hatar-nâktir, belki dahî eşeddir. Zîrâ sefer-i dünyâda adüvv zâhirdir ki defʻine imkân vardır ki, feemmâ sefer-i âhirette hafî ve sefer-i Mevlâ’da ahfâdır. Onun için “şeytân-ı esved ve ebyaz” derler. Şeytân-ı esved bâtıl sûretinde zâhir olan ve şeytân-ı ebyaz Hak sûretinde bâhir olandır. Ve sûret-i Hak’dan zuhûr edenin defʻ ve reddi müşkil ve saʻbdır. Hattâ bazı sâlikler şeytânı beyne’s-semâi ve’l-arz serîr üzerinde görüp Hak Teâlâ olmak üzere zann eyleyip tarîk-ı Hak’dan hâric olurlar. Pes, böyle mevâzıʻda mürşid-i kâmil veyâ ilm-i nâfiʻ-i şâmil veyâ taʻrîf-i gaybî gerektir, tâ ki ol berzahdan halâs ola ve şeytânı gördükde Hakk’ı gördüm demeye. Zîrâ, bu iʻtikāda düşmekte mefâsid-i azîme vardır ki, şeytân sâliki bir tarîk ile bend ettikten sonra sûret-i Hak’da çok bâtıl ibrâz eder ve bu vartada kalanlar ve vehm ve hayâle tâbiʻ olanlar bî-haddir ve müteyakkız olup rucûʻ edenler nâdirdir. Belki ekseri çengâl-i şeytâna muallak olup kalmıştır.” (İsmâil Hakkı Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, İstanbul: İnsan Yayınları 1997, c. II, s. 366-367)